Günümüzde tartışılması gereken, KİM’lik, FARKLILIK ve ÖTEKİLİK konusu

Nuray Özçelik
Nuray Özçelik
  • 02.05.2017

Konumuz insanlığın başlangıcından beri insanlığı ilgilendiren bir konu. Çünkü insan, varlığıyla birlikte kendini sorgulamaya başlamış, “kim”liğini kanıtlama ihtiyacı duymuştur. Kimlik ve benlik geçmişte çoğu zaman birbirinin yerine kullanılırdı oysa günümüzde araştırmacı ve bilim adamlarınca sadece “kim”lik kullanılmaktadır. Bunun nedeni de batı dilerindeki birlik-aynılık sözcüklerinin Türkçe`deki karşılığını en iyi şekilde “kim”lik sözcüğünün karşılamasıdır. Her ne kadar sık sık kullanılmasa da “benlik” kavramı da dilimizde kimliği düşünmek açısından bir anahtar olma görevini hâlâ sürdürmektedir. Aslında bu kavramları tanımlamak ve açıklamak kolaymış gibi görünür ama işin içine girildiğinde sanıldığı kadar kolay olmadığı anlaşılır. Çünkü son yıllarda daha da sık tartışılan ve karşımıza çıkan bu kavramlar, yüzyıllar boyunca başka insanlar tarafından binlerce kez tartışılmış ve filozoflar tarafından da açıklanmaya çalışılmıştır. İşte bu nedenle bu kavramları kendi sesimizle açıklamak görüldüğü kadar kolay değildir. Ayrıca kimlik konusu çok elastiki ve iç içe girdaplaşmış bir konudur. O nedenle “kim”lik ya da “ben”lik konusunu ne kadar sade bir dille anlatmaya çalışırsak çalışalım başkaları tarafından değişik yorumlamalar her zaman olacaktır. Antakya’daki sempozyuma konuşmacı olarak davet edilince bu konuda şimdiye kadar okuduklarımı bir kenara bırakarak öncelikle elimdeki sözlüklerde bir anlam, bir açıklama arayışına girdim.

Türkçe sözlükte kimlik kavramı; toplumsal varlık olarak insana özgü belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların ya da herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü, diye açıklanmış… Hollandaca sözlükte; (Je eigen persoonlijkheid, dat wat je onderscheidt van anderen.) Sizi başkalarından ayıran ve başka kılan özellikleriniz sizin kimliğinizdir, diye açıklanıyor. Diğer dillerdeki sözlüklerin çoğunda da bunlara benzer ifadeler var. Sözlüklerdeki tanımlamaları okuduktan sonra ben de bir fikir yürüterek; Kimlik, bir insanın kendini ifade etmesi ya da kendine özgü özellikleriyle başkaları tarafından tanınmasıdır, diye bir yorum yaptım. Bütün öteki yorumlar gibi benim yorumum da tartışmaya açıktır. Geliştirilebilir de, reddedilebilir de. Çünkü, tüm görüşler de, açıklamalar da, teoriler de varsayımlar üzerine kuruludur ve bir yanıyla tartışmaya açıktır. Yani beni aramanın zamanı, değişkenliği, her yorumu tartışmaya açık kılmaktadır ve saklılık taşır. Söylediklerimizi örnekleyecek olursak, Antropolog Michael Rowlands “kim”lik konusunda, “bireylerin kendilerini başkalarına bir şekilde takdim etme özgürlüğünün sonucunda benlik ve benliğin temeli (özel-toplumsal alanlar) apayrı şeyler haline gelir.” diye bir görüş belirlemiş. Görüldüğü gibi onun yorumu da başka yorumlamalara açık. Yine benlik konusunda Rowlands’ın görüşüne paralel bir görüş bildiren psikanalist Slavoj Zizek de, “benliğin kendisiyle ilgili gerçeklik tasarımı her zaman ulaşılamaz, simgelenemez gerçek arzuyu maskeleyen bir fantezi, bir kurgudur. Ve bu arzu hep “öteki’yi getirip benliğin tam ortasına yerleştirir. Başka bir söyleyişle –ben diyebilmek, ben’in kendi içinde, kendisine karşı bir unsur tarafından bölünmesiyle eşanlamlıdır,” diyor. Bu görüş de tartışmaya kapalı bir görüş değildir. Ama önemli olan bu kavramların söylediğimiz kadar basit açıklamalarının olmadığını görebilmemizdir. Peki, günümüzde neden çoğu insan kendi kimliği üzerine konuşuyor? Neden; okullar, dini kurumlar, ticari ve siyasi kurumlar, toplumlar, topluluklar “kim” ya da hangi nesne olmanın belirlenmesinin peşindeler? Ve neden bir “kim”lik edinme ihtiyacını duymaktadırlar? Bunun için birkaç sayfa neden sıralayabiliriz ama ben insanbilimcilerce belirlenmiş bazı temel tanımlamalardan birkaçını belirlemekle yetineceğim.

– Sosyal çevreye uyum: Sosyal çevreye uyum, kişinin kendisini güvende hissetmesine yarar ve o güvenli ortamda kalabilmek için de o sosyal çevrenin “kim”liğini taşımanın zorunluluğunu hisseder.

 – Kabul görme: Aile ve sosyal çevrede, yaşadığı topluluk veya toplumda kabul görmek de insan için çok önemlidir.

– Ait olma: Bir sosyal çevreye, bir yere, bir aileye, bir topluma, bir ulusa, bir bölgeye ait olmayı belirlemek ve belirtmek de kişinin yaşamına önemli katkılarda bulunur ve etki eder. Ayrıca ait olma “kim” olmamızı belirlerken, kişiliğimizin kabullenici özelliğini de yansıtır.

– Kendimizi savunma: Bir topluma, bir ulusa ait olduğumuzu söylemek kimliğimizin bir parçası olsa da özünde kendimizi savunmanın bir başka biçimidir. – Yetenek kanıtı: Yukarıda sıraladığımız kavramların çoğu kimliğimizi belirlemekte çok önemli rol oynarlar, ama aslında yeteneklerimizi kanıtlamamızın bir başka yüzleridir.

Varolanı gösterme: Bu durum yetenek belirlemesine bağlıdır. “Kim”liğimizi arama ve kanıtlamada eğrelti duruyormuş gibi görünür olmasına karşın kimliğimizi belirlemede önemli bir fonksiyon üstlenmektedir. Biz “kim”liğimizi savunurken aslında farklılığımızı da ortaya koymaktayız. Kimliğimizi savunmamızın belki de en önemli amacı budur. Dikkat ettiyseniz yukarıda alıntı yaptığım görüşlerde de bu vurgulanmaktaydı. Ama bu farklılık iki boyutta ele alınmalı. Pozitif ve negatif olarak. Çünkü her insan olumlu yanıyla “kim”liğini kanıtlayamaz ve farklılığını gösteremez. Zaten insan farklılığını gösterebilirse, “kim” olduğunu da kolaylıkla anlatabilir ve benini savunabilir; bu pozitif bir farklılık gösterimidir. Fakat farklılığımızı başkaları belirlerse ve bu bizi savunmasız bırakırsa o zaman bir negatif belirleme olur. O nedenle farklılığımızı gösterip öteki olurken, ya da ötekiliğimizi gösterirken çok ince bir sınırda olduğumuzu çok iyi bilmemiz gerekir. Çünkü başkalarının ötekisi olmak her ne kadar bizden yana görünse de çoğu kez bizi yabancı ve farklı olarak göstermektedir. Bu da bizim için negatif bir yönün başlangıcıdır ve bizi atasözümüzdeki gibi (Garip itin kuyruğu döşünde gerek) çıkmazının içine sürükler. Ama unutmamalıyız ki, biz öteki olurken, aynı zamanda öteki kimlikler içerisinde de kendimize bir yer edinmekteyiz. Peki, kimliğimizi aramak ve tesbit etmek her zaman bize yarar getirir mi? Çok önemli olan bu durum, her zaman insanı kurtarıcı mıdır? Bazen kimliğimizi kanıtlamak zararımıza da olabir mi? Ben bazen olabilir diyorum. Örneğin Japon yönetmen Oshima’nın Asılarak Ölüm filmini bilmem izleyeniniz var mı? Filmin kahramanı ”R” idama mahküm ediliyor. Ama gelgelelim ki, “R” hafızasını kaybettiği için infaz bir türlü gerçekleştirilemiyor. Ne zaman ki “R” kimliğini anımsarsa o zaman “R” suçunu da anımsayıp kabullenecek ve anımsadıktan sonra da infaz yerine getirilecektir. Bu durumda infazı gecikince infazcılar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. “R” kimliğini söylediği an ceza da yürürlüğe girecektir. Ama etmediği sürece suçu infaz edilemeyecek. Böyle bir durumda “ben”ini anımsamaması yararına olacaktır. Yani anımsaması ‘ben’ine ölüm, anımsamaması ise yaşama anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda, “kim”liği anımsamamak kişinin yararınadır bence. Sanırım içimizde hiç kimse böyle bir durumda kimliğini anımsamak istemez. Buna benzer bir durum da Hollandalı yazar Bernlef’in Karaltılar adlı yapıtındaki Maarten Klein’in başına gelir, fakat onda “kim”liğini anımsama yavaş yavaş acıya dönüşür, o nedenle de giderek unuttuğu “kim”liği ona acı verir. Yani Maarten hem “kim”ini kaybetmenin korkusunu, hem de “kim”ini anımsamanın acısını yaşar. Kimlik ve farklılık konusunda araştırma yapan Ali Bulaç,

“Kimlik ya da benliğin kamusal, yani politikanın kurumsallaşmış alanında temsili ise benliğin gerçeklik tasarımından farklı bir donanımı gerektirmektedir. Bu ikilik durumu saflaşmadığı, benlik ve benliğin temsili arasındaki etkileşimi ele verdiği ölçüde, gerilimli de olsa bir ilişkiden sözedebilir ve bu ilişkinin doğurduğu meseleler üstüne düşünebiliriz. Bazı düşünürlere göre birey, batılı modernitenin toplumsal tasarımıdır. Daha önceleri birey yani “benlik” başka güçlerin etkisiyle kendini sorgulayan, benini bulmaya çalışan ve “kim”ine benzeyen, benzetilen bir durumdu ve bu durum da benliği parçalamış, başkalarının parçası kılmıştı. Yani ben kendini ifade edebilmek için başkalarına tabi olmak, başkalarının yasalarına uymak zorundaydı. Toplumsallaşmış mekanizmalar sayesinde benliğin temsili olarak kimlik benlikten apayrı bir ifade olarak kullanılabilmektedir. Kimliğin toplumsallaşması düşüncesi kimliği kamusal ve politik bir birime dönüştürürken, aynı toplumsal ifade alanında, öznellik saflaşarak kendi içindeki ötekiyi, dolayısıyla toplumsal ilişkililiği bastırmakta, benlik özelleşmektedir. Kimlik düzeyinde hem “biz” hem de “onlar” ötekileştirilen “ben”den koparılarak kurgulanır ve “ben” ve “öteki” olmak üzere iki ayrı düzen olur. Böylece geride bırakılan benlik, bir yer değiştirme işlemiyle Lacancı bilinç dışına benzer bir şekilde, bildiğini bilmeye tahammülü olmayan şey, nesne -öteki- haline gelir.” diyor. Bu genel açıklama bizi son yıllarda sürekli gündemde tutulan bazı kavramlar üzerinde düşündürdüğü için kısaca bu kavramlara da değinerek yazımızı sonlayalım. -Ulusal kimlik: Ulusal kimlik deyince belli bir kolektif kimlik türü anlaşılmalıdır. Başka bir anlatışla, ulusal kimlik, bir toplumunda verili bir strateji düzeyinde oluşturulan bir kimliktir. Biçimsel terimlerle söylendiğinde, ulusal kimlikten söz edebilmemiz, içerme ve dışlama süreçlerini analiz etmemizi öngörür. Aynı zamanda içsel ve dışsal tanımlamalar arasındaki diyalektik üzerine de düşünmek zorundayız. Kolektif duygunun ulusal bağlamda seferber edilmesi sürecine daha ayırt edici bir tarzda eğilebilmemiz için de ulusal kimlik kavramının ulusçuluk kavramından ayrı tutulması gerekmektedir. Eğer bunu beceremezsek bir kavramlar kargaşası fırtınasına tutuluruz. Bu da bizi bir çıkmaza doğru sürükleyip götürür.Bu genel tanımdan yola çıkarak şu sentezi yapmamız olasıdır: Eylemci bir perspektifimiz olması gerek. Yani, kolektif kimlikten söz etmek, bir failin belirli bir toplumsal ilişkiler dizisi içinde sürekli eylemini gerektirir. Ayrıca böyle bir durumda zaman, mekân ve ulusal kültürü de hesaba katmalıyız ki, kolektif bir kimlikten söz edelim. Çünkü ulusal kimliğin geliştirilmesi zamansal bir süreçtir. Ulusal kolektif kimliğin bugünüyle, geçmişi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki hiç değilse kısmen de olsa, “geleneklerin” ve “toplumsal bellek”in sürekli seçmeci bir biçimde yeniden inşasının hayali bir bağlamdaki bir ilişki olarak düşünülmeli. 

Kolektif bir ulusal kimlikten ve kültürden sözederken mekânı da göz ardı etmemek zorundayız. Çünkü ulusal kimlik belli bir toplumsal mekân içinde inşa edilir. Şu anda ulus-devletlerden oluşan bir dünya sistemi mevcuttur ve biz bu hukuki ve siyasal sınırları mekân olarak düşünmek zorundayız. Ayrıca kolektif ulusal kimlikten söz ederken ulusal kültürün de mekân birlikteliğiyle kullanıldığını bilmemiz, bu iki deyimin iç içeliğiyle hareket etmemiz gerek.                 

 

Murat Tuncel

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ