Murat Tuncel

Murat Tuncel

15 Şubat 2022 Salı

Bursa hiç bu kadar güzel olmamıştı!

Bursa hiç bu kadar güzel olmamıştı!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Den Haag’dan yola çıkmadan önce  yine  internet aracılığıyla yol güzargahımı  ve gideceğim kentleri dostlarıma, arkadaşlarıma  kısa bir mesajla duyurdum.  Planımda öncelikli olarak  İstanbul ve Bursa vardı. Ama İstanbul’da  şair Metin Turan ile yaptığımız bir  telefon görüşmesinde, “Abi, ben seni TRT -avaz’daki bir programa önerdim gelebilir misin?”diye sorunca yol programıma Ankara’ yı da ekledim.   O telefon konuşmasından sonra Sultanahmet’te öykücü dostum Merih Günay’ı ziyaret ettiğim sırada trt’deki görevli arkadaşlar telefon ettiler. Yolculuk ve otel için bazı bilgiler istediler.  Onlara gereken bilgileri verdikten sonra  Merih’e, öykü tadındaki söyleşimize dönünce devam etme sözü vererek  ayrıldım.. Dağıtımcı ve kitapçılar artık “parça başı” çalıştıkları için gittiğim yerlerdeki kitapçılarda bazı kitaplarımı bulamayacağımı düşünerek  yayınevlerine uğrayıp yanıma  kitaplarımdan aldım.  O gün hazırlıklarla geçti İstanbul’da, ertesi günü akşam saatlerinde Ankara’ya varınca  kurum görevlisi beni havaalanında karşılayıp otele götürdü. Ertesi sabah uyandığımda Ankara’ya kar yağıyordu. Bir süre genişçe pencereden karın yağışını seyrederken çocukluğumdaki tipili günlere kısa bir anısal yolculuk yapıp kahvaltı salonuna indim.   trt’ye götürecek görevliyi beklerken gazeteleri okudum. Kahve içtim.  Öğlenden sonra gelen görevli arkadaşla  trt’ye gittik.  Bir süre spiker arkadaşlarla hazırlık yapıp stüdyoya girdik. İki gün sonraki Güne Başlarken programı için bir saatlik bir çekimde romanlarımdan, öykülerimden ve yapıtlarımın çeşitli dillere çevirilerinden sözettim, sorulan soruları yanıtladım. Saat  on altıya yaklaşırken söyleşi sona erdi. Kısa bir bekleyişten sonra  Metin Turan’ın Kızılay’daki bürosuna doğru yola çıktık. Şoför arkadaşın hızla gitmesine karşın ben yine de büroda  bekleyen şair Ciğdem Sezer’e yetişemedim.  Onunla telefonla selamlaşırken  Metin Turan da matbaadaki işini bitirip geldi. Bir süre günlük yapması gereken işleriyle uğraştıktan sonra da daldık sohbete.

O akşam Metin Turan’ın konuğuydum.  Geniş, güzel evinde yemekten hemen sonra  80’li yılların edebiyatı üzerene öyle koyu bir söyleşiye giriştik ki, Zübeyde Hanım bizi uyarmasa uykuyu da unutacaktık.  Onun uyarmasıyla Metin Turan beni alt kattaki kütüphanesine götürdü.  Yatak odamın da orası olduğunu söyleyince ona duyurmamaya çalışarak, “aklımdan geçeni okuyor,” diye söylendim. O bana önce yatağı, sonra da duvarların boyunca olan dolaplardaki sistemli arşivlerini gösterdi. Arşivlere bakarken seksenli yıllarda Karabük’te  Mustafa Yanık ve arkadaşlarının yayınladığı küçük boy Ekin dergisi’nin destesini gördüm. Yıllarca görmediğim bir dostu görmüş gibi oldum. Dergilerin sayfalarını hızla çevirmeye başladım. Bir dergideki ilk yazılarımdan birine,  başka bir dergide M.Yaşar Bilen’in benim öykülerimden sözettiği  bir yazıya baka kaldım.  Metin “ iyi geceler” deyip gidince de önce dergilerin birkaç sayfasının fotografını çektim, sonra da hem benim yazdıklarımı, hem de arkadaşların yazdıklarını okumaya başladım. Neredeyse her sayfada tanıdık bir yüze rastlamanın sevincini yaşarken, dostlarımın da görmekten mutlu olacaklarını düşşündüğüm için Ekin dergisinin fotoğrafını çektiğim sayfasını paylaşmaya karar verdim. Aşağıdaki sayfa benim gibi belki sizlerin de anılarını gecenize çağırır.

Sabah kahvaltısı için yukarı çıktığımda  Metin Turan’ın babası Kars balı ve Kars kaşarının da bulunduğu kahvaltıyı hazırlamış bekliyordu. Biz daha yeni kahvaltıya başlamıştık ki, Metin de katıldığı bir televizyon programından geri döndü. Döner dönmez de Ümit Kaftancıoğlu’nun kızının bir gün önce kargo ile  Aydın’daki çiftliğinden gönderdiği yeşilliklerden (domates, salatalık, evelik, yemlik) yıkayıp sofraya getirdi.  O doğal ve zengin kahvaltı babasının anlattığı tatlı öğretmenlik anılarıyla daha da tatlandı. Kahvaltıdan sonra bizi bekleyen  Ankara’ya daldık. Ben bir iki resmi daireye uğrayıp büroya gittiğimde Metin, işi gereği  çeşitli üniversitelerden gelen öğrencilere bilgi veriyordu.  O işini yaparken ben de bir solukta  D.T.C.F. ‘ne gidip Prof. Birsen Karaca ile kısa da olsa görüşür gelirim diye düşünerek oradan ayrıldım.  Ama Birsen Hoca ile çeviriler ve tarihi metinler üzerine  öyle bir sohbete daldık ki, neredeyse karanlık çökecekti taksiye bindiğimde.  Zamanı unutmama değil ama birkaç dostu arayamayışıma üzülerek günü sonlandırdık yine.  Evde İlkyaz’ın da katıldığı akşam yemeğinden sonra  Metin Turan beni  Bursa’ya gidecek otobüse bineceğim yazıhanenin olduğu yere götürdü.

Otobüs Bursa otogarına erken vardı.  Uykusuzluktan canım istemiyordu ama  zaman geçirmek için lokanta mı, kafaterya mı olduğu belli olmayan bir yerde oturup kahvaltı yaptım. Kahvaltıdan sonra da aldığım gazeteleri okurken, yazar Şaban Akbaba telefon ederek, “Abi ben fuara geldim, seni bekliyorum,” dedi.  Onun da sözleştiğimiz saatten erken  gelmesine çok sevindim.  Büyük çantayı amenete verdiğim gibi sırt çantamla bindiğim taksiyle Bursa Kitap Fuarı’na doğru yola çıktım. Bence  yüzyıllar boyunca  Osmanlıların yaya karargâhını kurdukları Bursa Ovası’nın ortalarında bir yerde olan fuara varmak kolay olmadıysa da sonunda varabildik.  Binanın içinde sora soruştura  ikinci aralıktaki TYS ve Yazarlar Birliği Derneği’nin standlarını buldum.  Şaban Akbaba, Ertuğrul Erdoğan, Emin Dede, Zeynel Öztürk ve Sona Bilgin standda benim  kitaplarıma da yer açtılar. Onların kitapları arasına benim kitaplarımı da düzenli bir şekilde yerleştirdik.  Kısa tanışma ve içilen çaydan sonra da keyifli bir imza gününe başladık.  Öğlen saatlerinde başlayan anonslardan sonra  beni ve diğer arkadaşları tanıyanların masamızın etrafını  çevrelemesi hepimizi sevindirdi.  Kitap imzalamanın, okuyucularla kısa da olsa söyleşmenin  hazzıyla geçen zamanda uykusuzluğumu  unuttuğum sırada Artvin Öğretmen Okulu’nda sosyoloji öğretmenimiz olan Midayet Altun öğretmenimin kızı Neriman Hanımla eşi geldiler. Onların ısrarı üzerine fuar alanının yukarı katındaki bir restauranta gittik. Orada Bursa’nın meşhur kebabını yiyip geri gelmiş onlar için kitap imzalıyordum ki,  kırk üç yıl önce  öğretmen okulunda sınıf arkadaşım olan  Kamil Şamilioğlu geldi… Neriman Hanım ve Kamil  Bursa’dan tanıştıkları için kitaplarını imzalattıktan sonra  aralarında sohbete başladılar. Ben bir yandan kitap imzalarken bir yandan da  gözucuyla onları izliyordum. Bir ara  rahmetli Midayet öğretmenimin kazandığım bir kompozisyon yarışından sonra ısrarla bana, “yazmayı bırakma” deyişini duyar gibi oldum… Bir süre sonra Neriman Hanım ile eşi gidince,  yanımdaki bir sandalyeye oturttuğum  Kamil Şamiloğlu ile yıllar ötesindeki anılara doğru yola çıktık.  O an beni şaşırtan yıllarca sakladığımız anılarımızın her ikimizde de taze kalmasıydı. Akşama doğru birbirimize yaşamlarımızla, arkadaşlarımızla  ilgili sorular sorup, yanıtlar aldıkça yıllarca yurdun karanlık köşelerine  aynı ışığı taşırken feleğin bizleri benzer çemberlerden geçirdiği kanısı oluştu bende. 12 Eylülün o soğuk  kışı ise çoğumuzun kanını dondurdurarak geçip gitmişti.

Akşama doğru Şaban Akbaba gelip  Cemal Süreya’yı anma etkinliğine gideceğimizi söylemese belki de fuar kapanana kadar Kamil Şamiloğlu ile sohbetimiz devam edecekti.  Cemal Süreya  Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği  etkinliğin yapıldığı üst kattaki salona gidince tanıdık birçok yazar arkadaşla karşılaştık. Bizler birbirimize hal hatır sorarken şair  Dilruba Nuray Erenler ve Cemal Süreya Derneği’nin Bursa temsilcileri proğramı başlattılar. Bizler de yerlerimize oturup onların Cemal Süreya’nın yaşamı, yapıtları konusundaki sunumlarını  ve şiir okumalarını  dinledik. Onların konuşmaları bitince salondaki konuklara da mikrofon verilerek ezberlerindeki Cemal Süreya şiirleri ya da varsa anılarını konuşma olanağı verildi. Ben de ezberimdeki bir şiiri Cemal Süreya’ya adayarak okudum. Şaban Akbaba da kısa bir konuşma yaptı.  Bursa kent şairlerinin okuduğu Cemal Süreya şiirlerinden sonra son olarak da derneğin başkanı şair  Seyyit Nezir  yeni çıkan gazete şeklindeki  Üvercinka’da  yayınlanmış kendi şiirini Cemal Süreya için okudu.

Program sona erince hemen aşağı salona indik. Ben salonda  kimsenin kalmadığını düşünmüştüm ama ne gariptir ki standımızın yanında kitap imzalatmayı bekleyenler vardı.  Birkaçı beni, birkaçı da Şaban Akbaba’yı bekliyordu.  Salonların boşaltılması istenilen anonsları duyuncaya kadar kitap imzalatanlarla sohbet ettik. Anonsu duyunca da el çantalarımızı alıp  birlikte çıkış kapısına doğru yürüdük.  Yoğun bir trafikten sonra otogarda bıraktığım çantayı da alıp Şaban Akbaba’nın evinin yolunu tuttuk.  Otomobili garaj kapısının önüne park ettikten sonra garaj kapısından içeri girdik.   Eşi torununu yalnız bırakmamak için bir süreliğine kızının yanında  kaldığı için Şaban eve varınca,  “Sen istirahat et. Ben bir şeyler hazırlayayım,” dedi.  Ama  ben, “Yok,  sen de yorgunsun.  Birlikte  çıkar bir yerde bir şeyler yeriz,” dedim.  Gönlü razı olmadı ama yorgunluğu galip gelmiş olacak ki, bir şeyler hazırlamaktan vazgeçti ama yine de benim niyetimi anlamaya çalışırcasına “ Burası merkezi  olmadığı için ağız tadıyla bir şeyler yiyeceğimiz bir yer bulamayız,” dedi.  Ben kesin tavırla,  “Bu akşam evde yemek yemek yok… Birlikte çıkıp arayacağız,” diye ısrar ettim.  Daha fazla beklemeden geldiğimiz merdivenlerden inmeye başladık.  Kendinde evin sokak kapısının anahtarı olmadığından garaj kapısından girip  çıkıyordu.  Garaj kapısının açıldığı sokaktan yakındaki caddeye çıktıktan kısa bir süre sonra tabelasında “ Urfa kebabı” yazılı bir kebapçı gördük.  Hemen içeri dalıp  Bursa İskenderi  niyetine  Bursa  Urfa’sı söyledik. Yanına da musluk altında ısıtılan birer ayran. Acıkmaktan mıydı,  sohbetten miydi Bursa’nın Urfa’sı çok lezzetli geldi ikimize de. Bir de zaman öyle akıp gitti ki, anılardaki Hamburg’dan Kars’a kadar yolculuk yaparken ikimiz de anlayamadık.  Gülümseyen bir dinlenmeyi hakkederek de geç vakit eve döndük.

Ben uyanmadan Şaban Akbaba, Metin Turan’ın babasının hazırladığı  kahvaltının bir benzerini hazırlayıp, Kars kaşarı, balı ve  tereyağının  yanına  koyduğu Eğe’nin zeytini ve Bursa’nın  ekmeğiyle masayı donatmıştı.   Karşılıklı oturunca, hazırladığı kahvaltı masasının  iki gün önce  Metin Turan’ın babasının hazırladığı kahvaltı masasına çok benzediğini söyleyince  Şaban  sadece gülümsedi.  Sohbet ederek yaptığımız kahvaltıdan sonra  fuarın son gününün keyfini çıkarmak için yola düştük.  Fuar alanına varıp standımızda kahve içerken gelen birkaç tanıdığın aldığı kitapları  imzalayıp standlar arasında gezintiye çıktık.  La Kitap yayınlarının standında Leyla Akgün ile Şaban Akbaba’yı tanıştırdım, Yitik Ülke yayınlarında Kadir Aydemir ile üçlü söyleştik.  Alper Akçam’ın bulunduğu standa uğrayıp  Kiraz’ını imzalattık.  Yeniden standa döndüğümüz de Şaban Akbaba’ya kitap imzalatmak için bekleyen çocuklar vardı.  Yüreğinin çarpışıyla vücudunun kıpırtıları birbirine çok uygun  çocuk kitapları yazarı Sona Bilgin bekletmişti  onları.  Şaban Akbaba ve diğer arkadaşları orada bırakarak  fuarda tura başladım.  Son çalışmalarım için aradığım bazı kaynak kitapları  Türk Tarih  Kurumu Yayınları’nda ve başka yayınevlerinin standlarında buldum. Onlarla ikinci aralıktaki standa yeni gelmiştim ki telefonum çaldı.  Karşıdaki ses dün sohbet ettiğim okul arkadaşım  Kamil Şamiloğlu’nundu.  Otoriter bir tonla, “ Murat biz Bursa’da yaşayan okul arkadaşlarımızla öğretmen evindeyiz, seni bekliyoruz…” dedi ve kapadı.  Şaşırmıştım ama şaşırdığım kadar da sevinmiştim.  Ben de hemen Şaban’ın yakasını kestim.  Beni kıramayacağını anlayınca yarı yarıya toplanmış standlara bakarak yanındaki  Sona Bilgin’e:

“Bundan sonrası sana kaldı biz gidiyoruz,” dedi.  Çantalarımız elimizde görebildiğimiz tanıdık arkadaşlara selam vere vere fuar alanından çıktık. Elimizdekileri  otomobilin bagajına yerleştirdiğimiz gibi yola düştük.  Trafik kalabalıktı. Yol alamayacağını anlayan Şaban, yakındaki  bir tramvay durağına yakın bir yere otomobili park etti. Kalan birkaç kitabımın bulunduğu sırt çantamı yanıma aldım. Bindiğimiz taramvay ile  Heykel’e en yakın durağa kadar gittik. Duraktan çıktıktan sonra yürüyerek yakındaki öğretmenevine vardık.  Bizi kırk üç yıl evvel coşkun Çoruh’un kenarındaki okulumuzun bahçesinde vedalaştığım  Şenol Demirci, Şaban Akbaba’nın ağabeyi Keramettin Akbaba, Muzaffer Topaloğlu,  bizden birkaç devre sonra olan Cemil Bey ve Kamil Şamiloğlu ile öğrenciler arasında “maden olan dağda ot bitmez” sözü darbümesel olan  coğrafya öğretmenimiz Ömer Bey bekliyorlardı.  Biz daha anıların sıcaklığına girmeden de  Mehmet Akbulut geldi.  Çaylarımızı yudumlarken,  tamı tamına  kırk üç yıl önce Çoruh kenarındaki okulumuzun bahçesinde bıraktığımız anılarımızla başladı sohbetimiz.  Öğretmenimiz Ömer Bey’de de, bizde de anılarımız öyle taze kalmış ki, şaşırmamak elde değildi.  Çoğumuz birbirimizin numaralarımızı  bile unutmadığımız gibi, hangi sınıflarda aynı sınıfta okuduğumuzu da hatırlıyorduk.  Anılar anıları kovalarken  arkadaşlar o yıllarda gelen harçlıklarından ve  listelerin asılmasını nasıl dört gözle beklediklerinden sözettiler. Babası memur olan Şenol Demirci’nin dışında hepimiz  Kamil Şamiloğlu’nun, “Nasıl da o elli liranın yolunu beklerdim her ay,” demesini bekliyormuşuz gibi birbirimize baktık gülümseyerek.  Dudaklarımdaki o masum gülümseme kuruyunca, ilk itirafı ben ediyorum:

“Ben  sanıyordum ki sadece benim babam elli lira gönderiyor, meğer sizlerin babaları da o kadar gönderiyormuş,” diye.

Şaban Akbaba bizden birkaç devre sonra olduğu için o anılarını kendine saklıyormuş gibi susarken diğer arkadaşlar da benim gibi itiraf ediyorlar.  Çaylarımızı içerken ben  yanımdaki roman ve  öykü kitaplarımdan imzalayıp arkadaşlara öğretmenimiz Ömer Bey’e verdim.  Biz gelmeden nereye gideceğimizi aralarında kararlaştırdıkları için Kamil Şamiloğlu yine telefondaki o otoriter sesiyle;

“Haydi şimdi Bursa’nın en iyi İskendercisine  gidiyoruz” dedi ve ayağa kalktı.

Öğretmenevinden çıktıktan sonra arka sokaklarda kol kola yürüyerek varıyoruz Bursa’nın meşhur iskendercisine…  Siparişlerimizi verip, gelen içeceklerimizi içerken herkes kısa da olsa biraz yaşamından sözetti.  Anlatılanları dinleyince anılarımızın taze kalması gibi, yaşadıklarımızın da birbirine benzediğinin farkına vardım.  Anlatım sırası kendine gelen  Kamil Şamiloğlu bana bakarak, “Dün aldığım Güneşsiz Dünya adlı öykülerinden kırk sayfa okudum. Okurken bu beni yazmış diye düşündüm, biliyor musun” dedi.  Anlatımlar, nerelerde çalıştığımız konularından sonra söz fıkralara geldi. Birbirinden güzel fıkraları not almaya başladım. Ama not alırken esprilerin ayrıntılarını kaçırdığımı farkedince not almaktan vazgeçtim.  Mehmet Akbulut’a sıra gelince, “Hepiniz Kars hayvan pazarını bilirsiniz. Oradaki cambazları da. Onlar alıcılar adına bir hayvanı almak istediklerinde önce hayvanın ağzını açıp dişlerine bakarlar. Hayvanlar buna alışkın olmadıkları için bir süre huysuzlanırlar. Ama bir süre sonra bazı sığırlar bunu o kadar kanıksarlar ki daha  cambaz ona doğru yönelir yönelmez ağzını açıp dişlerini gösterirler.  Geçenlerde ben de protez yaptırmak için dişçiye gitmiştim. Önceleri dişçi ağzımı zorla açtırıyordu,  ama birkaç seanstan sonra ben de aynı o inekler gibi dişçiyi görünce ağzımı açmaya başladım..” dedi.  Bunu hep birlikte  günün fıkrası seçtik.  Yemeklerimizi yedikten sonra da bu kez de Bursa’nın en lezzetli kahvesini içmek için yine onların önceden belirlediği bir kafeteryanın yolunu tuttuk.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Şaban Akbaba işe giderken  beni  en yakın tramvay istasyonunda indirdi. İndirirken de, “Sanayi durağında ineceksin. Yukarı çıkınca Gemlik münibüslerini görürsün,” dedi.  Ben de öyle yaptım.  Gemlikte Budo’yu beklerken de hemen günlüğümü yazmaya başladım.  Oturduğum kafeteryada bitiremeyince de Gemlik-Kabataş  feribotunda yazmaya devam

ettim…

     23 Mart 2015, Gemlik-Kabataş Feribotu

Devamını Oku

Avrupa’ya ve Hollanda’ya göçün 60. yılında sosyal yaşam, kültür ve sanat

Avrupa’ya ve Hollanda’ya göçün 60. yılında sosyal yaşam, kültür ve sanat
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Baştan göstermediler ölümlülere tanrılar her şeyi, ama onlar zamanla arayarak buluyorlar daha iyiyi.
Xenephones M.Ö. 6.yy.”

Göç kavramı, insan düşünmeye başladığı günden beri insanoğlunun yaşamına girmiş bir kavramdır. İlk zamanlarda bu bir yürüyüş ve yer değiştirme eylemi olarak gerçekleşmiş olsa da, kavramsal adı göç olmasa da, zamanla sürekli bir eylem haline gelmesi ve bir kavram olarak algılanmasıyla birlikte anlamı genişlemiş, arayış içindeki insanın yaşamını yönlendirici en önemli eylemlerden biri olmuştur.
İnsanın yer değiştirmesi ve doğduğu yerden ayrılması başlangıçta belki de böyle adlandırılmamıştı ya da bu eylemin kavramsal bir adı yoktu ama artık günümüzün sosyoloji bilimcilerince konmuş bir adı vardır. Bu da “göç”tür.
Bugün gelişmiş insan bilimi ve jeoloji araştırmalarıyla öğrendiğimize göre ilk insanın yeryüzünde dolaşıma çıkması milyonlarca yıl öncesinden başlamıştır. O nedenle ilk göç eyleminin gerçekleşmiş olduğu tarihi kesin saptama olanağımız olmadığı gibi, bu kavramı ilk kimlerin ve hangi mekânda kullandığını da bilmemizin olanağı yoktur. Yani bu eylemi göç sözcüğüyle anlamlaştıran ilk insanları bilemiyoruz ama o insanları göçe zorlayan nedenleri hepimiz biliyor, yazılı ya da yazılı olmayan kaynaklardan en büyük göç zamanlarının tarihini ve toplumsal yaşamlara etkilerini saptayabiliyoruz. Edindiğimiz bilgiler ışığında da göç olgusunu bilimsel algılama olanağımız doğuyor.
Günümüzde göç olayı çeşitli enstitülerde ve üniversitelerde tüm yönleriyle incelenmekte ve nedenleriyle niçinleriyle olay aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Bana göre göç olayı bir arayış eylemidir ve iki şekilde gerçekleşir: Birincisi gidiş dönüşlerle, ikincisi ise sadece dönüşü olmayan bir gidişle. Ama şekli ne olursa olsun yapılan göç toplumların yaşamını etkiliyorsa bir sosyal olay niteliğini taşır ve çeşitli ilim dallarını ilgilendirir. Zaten bu ilgi nedeniyledir ki, çeşitli alanlarda göç konusu sürekli irdelenmektedir. Varılan sonuçların çoğu ise çağımız insanının bir değişimden yana olduğunu ispatlamaktadır. İşte bu değişim isteğidir ki, insanı iki türlü göçe zorlar.
1-İsteğe bağlı göç.
2-Zorunlu göç.
-İstenilerek yapılan göç; daha iyi yaşamı umut ederek çıkılan bir arayıştır. Umut edilen iyi yaşamın bulunup bulunmayacağı bilinmez ama bir umut büyütme olduğu için bu tür göç eden insan sonuç ne olursa olsun, bu eylemden kârlı çıkar. Ya da kendini zenginleştirdiğini düşünerek mutluluğunu çoğaltabilir.
-Zorunlu göç ise adı üstünde bir zorunluluktan kaynaklanan göçtür. Bu zorunluluk doğal afetler olur, savaş olur, baskı rejimleri olur ya da hastalık olabilir. Ama hangi nedenle olursa olsun bu göçün sonucu insanda büyük yıkım ve değişimlere neden olabileceği unutulmamalıdır. Çünkü göç eden insanın yaşamı kökten bir değişime uğrayabilir. Yani zorunlu göç insanı yaşama yeniden ve sıfır noktasından başlamak zorundadır. O nedenle zorunlu göç herkesin başlayacağı ve başaracağı bir şey değildir. Çünkü çoğu zaman bedeli çok ağır ödenmektedir.

Genelde Avrupa’ya, özelde Hollanda’ya göç:

  1. Hollanda Santral İstatistik Bürosu(CBS) ve Yabancılar Tavsiye Komisyonu (ACVZ) raporlarına göre, Hollanda’ya göç resmi olarak altmışlı yılların sonu ve yetmişli yılların başında başlamıştır. Öteki Avrupa ülkelerine göre geç başlayan bu göç diğer Avrupa ülkelerine göçten ayrı bir karakter taşır ve ayrı yöntemlerle yapıldığı için kendine özgü bir yapıya sahiptir, fakat birçok nedenden dolayı bu ülkeye göç her zaman Almanya göçüyle iç içe anılmaktadır. Bu nedenledir ki, Hollanda’dan izne giden göçmenlerimize de genellikle Türkiye’de “Almancı” yakıştırması yapılır. Tabi Türkiye’deki insanın böyle adlandırmasının bazı nedenleri vardır. Bu nedenleri Hollanda’ya gelenlerin bu ülkeye gelişleriyle ancak şöyle açıklayabiliriz.
    -Hollanda’ya ilk göç edenlerin tamamı işçi olarak önce Almanya’ya gelmiş, oradaki ağır iş koşullarında çalışamayınca Hollanda’ya geçip tarım işlerinde çalışmaya başlamışlar, o nedenle de Almancı tanımlamasını yadırgamamışlardır..
    -Ülkemizden Hollanda’ya gelen ikinci dalga işçi akımı da iş bulma amacıyla Almanya’ya
    turist olarak tanıdıklarının yanına gelip işçi statüsü almak isteyenlerdir. Bu gruptakiler
    Almanya’nın göçmen işçi anlaşmalarına uygun olmadıkları için orada çalışma olanağı bulamayınca tanıdıkları ya da akrabaları aracılığıyla Hollanda’ya gelip, Hollanda hükümetinin tanıdığı olanaklardan yararlanarak işçi olmuşlardır..
    -Hollanda’ya gelenlerin üçüncü grubunu ise Almanya ve Belçika’ya kömür ocaklarında
    çalışmak için gelip, oralardaki ağır iş koşullarına dayanamadıkları için Hollanda’da tarım işçiliğine gönüllü razı olanlar oluşturmaktadır.
    Bu üç gruptakilerden işçi statüsüyle gelmemiş olanlar 1974’te çıkan yasayla normal işçi statüsüne kavuşma olanağı bulmuşlardır. Bunlardan sonra gelip oturum ve çalışma izni alanlar evlilik yoluyla eş durumundan gelenler ya da siyasi ilticayla gelenlerdir.
    Anlaşmadan sonra gelenlerin çoğu oturum alamadan buldukları işlerde mevsimlik işçi
    olarak çalışıp gitmekteydiler. Ancak AB’ye giriş çıkışlar sıkı kontrol edilmeye başlanınca gelenlerin büyük çoğunluğu uzun süre kaçak işçi olarak çalışmak zorunda kaldılar. Ancak çeşitli platforumlarda uzun süre verilen hukuksal mücadele sonucunda bu son grupta
    oturum ve çalışma izni alarak Hollanda’da sosyal yaşama katılmışlardır.
    Hollanda’ya olan göçün özelliği ve özetini böylece açıklamaya çalıştıktan sonra Hollanda’lı siyasetçilerin “gast arbeiders” yani konuk işçi diye nitelendirdikleri işçi alımını kendilerine göre bir düzene koymalarından sonra Hollanda’ya göç oldukça zorlaştı. Fakat yine de düzenli göçmen işçi alan Almanya ve Belçika’ya olan işçi göçünden çok farklı bir yol izlendi.
    O yıllarda Almanya’ya göç edenlerin çoğunluğunu kent kökenli ya da kentlerde işçi olarak çalışmış ve okur yazar olan insanlarımız oluşturuyordu. Fakat Hollanda’ya göç edenlerin hemen hemen tamamı köy kökenli ve hiç sanayi işçiliği deneyimi olmayan insanlarımızdandı. Bunun nedeni ise Hollanda hükümetinin bilinçli ve baştan pazarlıklı göç politikasından kaynaklanmaktaydı.
    Bu durumu biraz açacak olursak, Hollanda hükümeti ülkeye gelecek olan “gast arbeiders”ların uzun dönemde ülkede kalıcı olmasını istemediğinden alınan işçilerin özellikle köy ya da şehir kökenli, vasıflı ya da vasıfsız, okur yazar ya da analfebet olmalarına bakılmaksızın ülkeye getirilmelerine dikkat edilmedi. İş bulma kurumlarındaki komisyonlarda da bu duruma özellikle özen gösteriliyor, başvuru sahipleri kadın olsun, erkek olsun sağlık durumları iyi olduktan sonra “konuk işçi” statüsüne kavuşturuluyordu. Çünkü eğitimi düşük profillilerin kolay kolay geldikleri topluma uyum sağlayamayacakları, ekonomik olarak durumlarını biraz düzeltir düzeltmez ülkelerine geri dönecekler ve böylece ilerde Hollanda için bir sorun yaratmayacaklardı.
    Ayrıca Almanya’ya göç sistemli ve belirli periyotlarla sürüyordu, ama Hollanda’ya göçün düzeni de zamanı da pek belli değildi çünkü buraya çoğunlukla mevsimlik işçiler gerekliydi. Böyle olunca da perakende ve düzensiz işçi alımı en geçerli yoldu. Çünkü bu anlayışla getirilen işçiler işverenlere de hükümete de ekonomik açıdan fazla yük getirmiyorlardı. O nedenle Batı Avrupa’ya göç tarihimizde Hollanda’ya göçün özel bir yeri vardır. Bu özelliği nedeniyledir ki, Hollanda bir göçmenler ülkesi olmasına karşın, hâlâ Türkiye göçmenleri bu ülkede bazı politikacılar tarafından sürekli “ülkeden gitmesi gerekenler” olarak gösterilmektedir. Hollanda’daki Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkılması düşüncesinin temelinde de bu içten pazarlıklı politikaların yarattığı anlayış vardır. Bugün politikada da, yaşamın tüm alanlarında da Hollanda’ya göç ele alınıp incelenecekse öncelilikle bu temel politik anlayış ele alınıp incelenmelidir. Çünkü Hollanda’ya göç konusunu ele alan Hollanda kaynakları da, Alman kuruluşları tarafından hazırlanan raporlar da, Hollanda göçmenler merkezinin verileri de, yapılan çeşitli tez çalışmaları da bu konunun önemine dikkat çekmektedirler. Tabi bu ülkeye göç incelenirken 12 Eylül 1980 darbesinin zorunlu göçünün de ayrıca ve çok iyi araştırılması gerekir, çünkü bu ülkeye o dönemde göç eden insanımızın dramı da ayrı bir karaktere sahiptir. Bu konuyu bir yazar olarak ben Sahte Umutlar adlı romanımda detaylı ve insanı yönleriyle işlemeye çalıştım. O roman da araştırmacılar için ayrı ve önemli bir kaynak olabilir.

Hollanda’da gettoların oluşumu ve son durum:

Yukarda belirttiğim gibi ilk zamanlarda Hollanda’ya göç böyle gelişirken, 1970’li yılların ortalarına doğru bu durum değişti. Değişimin en büyük nedeni, insanlarımızın doymaya geldikleri bu ülkenin artık doğdukları ülkeden daha çok yaşamlarına girdiğinin farkına varmalarıyla başladı. Önceleri büyük çoğunluk bunu kabullenemedi, kabullenmek istemediyse de 1974’teki anlaşmayla tek tük eşlerin getirilmesi başlayınca her şey değişti. İşte bu duruma her iki taraf da hazırlıksız yakalandı. Hollandalı yetkililer “Gelenler bize sorun yaratmasınlar, problemlerini kendi aralarında çözsünler” anlayışıyla hareket ederken, göçmenler de “birbirimize yakın olalım, birbirimizin yanında olalım, kendi problemlerimizi kendimiz çözelim” anlayışıyla göçmenlerin yerleştirildiği mahallelerde kendilerine verilen evlere yerleşince gettoların temeli atılmış oldu.
Zamanla böylesi mahallelerde göçmen nüfus çoğalınca, mahallenin eski sahipleri kültürlerini tanımadıkları bu insanlarla yaşamak istemeyip bir bir mahallerini terkedince bugün batı Avrupa’nın hemen hemen tüm büyük kentlerinde görülen gettolar, Hollanda’nın dört büyük kentinde de kocaman göçmen gettoları oluştu. Olayın gelişmesinin en basit anlatımı bu olsa da bu durumu yaratan da yine yukarıda belirttiğim ilk politikanın bir başka şekilde yansımasıdır. Yani gettoların oluşumuna da çanak tutan o ilk politik anlayış ve onun uygulayıcıları olmuştur. O nedenle de bugün göç almış ülkelerin politikacılarının “uyum sorunumuz var” demelerini anlamak olanaksızdır. Çünkü göçmenleri sadece konuk olarak görüp, onları kültürleriyle kabullenemezseniz tek taraflı bir uyum da ısrarcı olursunuz ve göçmenlerle varolan uyum probleminiz de hiçbir zaman bitmez ve Japon şair Mitsuye Yamada’nın şu şiirini:
“Tuhaf bir şey olmalı
azınlık olmak
diyordu adam.
Çevreme bakındım
Hiçbir azınlık göremedim.
O zaman dedim ki,
Eveet…
Gerçekten öyle olmalı.” hep tekrarlamak zorunda kalırsınız ve yanlış çözüm arayışlarına girersiniz.
Belki dışarıdan bakılınca bu durum pek sorunmuş gibi görülmüyor ama içeriden bakışla bu durumu kolaylıkla görme olanağımız var. Bugüne kadar azınlıklar konusunda çıkan olayların ve sürtüşmelerin nedeni de bu tek taraflı uyum isteklerinin diretilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani şairin dediği gibi azınlığa hep azınlık olduğunu hissettirmek. Ama umudumuz odur ki, hâlâ vazgeçilemeyen getto anlayışlarından ve ısrarcı tek taraflı uyum politikalarından vazgeçilir de, sorunlara birlikte çözümler bulunmaya çalışılır.
Berlin Sosyal Araştırmalar Bilim Merkezi’nin –WZB’nin ”Uyum süreçleri, toplumsal hayatın gündelik olayları arasında yeralıyor – bu süreçler kimi zaman desteklense de çoğu kez devletin göç politikası kapsamındaki hedef ve programlardan bağımsız olarak gelişiyor. Göçmenler, özellikle kendi çabaları sayesinde toplumun ayrılmaz bir parçası haline geliyorlar” saptaması ve 60 yıl önce gelenlerin çocuklarının, torunlarının artık yaşamın her alanında etkin olmaları, babasının dedesinin geldiği ülkeler kadar Hollanda’yı da sevmeleri bu umudumuzu güçlendirmektedir. Ayrıca da Türkiyeli göçmenlerin her kesiminden iş insanlarının, yüksek okul öğretim görevlileri, hizmet sektöründe işveren insanlarının ve yüksek okullarda her yıl çoğalan yüksek okul öğrencilerinin çoğalması gösteriyor ki, gelecek on yıllarda toplumumuz Hollanda’da daha düzeyli bir seviyeye ulaşacaktır.

Hollanda’daki göçmenlerin sanata yaklaşımı ve sanatla ilişkisi:

Yukarıda kısaca profilini vermeye çalıştığım Hollanda’daki göçmenlerin ilk gelen kuşağının sanatla ilgilenmesi olanaksızdı. Çünkü gelenlerin çoğu Türkiye’de de sanatın nimetlerinden hemen hemen hiç nasibini almamış insanlarımızdı. Bunların dışında kalan azınlık bir grupsa sinema ve eğlenceye yönelik sahne sanatlarından başka sanatın diğer türleriyle pek ilgilenmiyorlardı.
70’li yılların sonu 80’li yılların başında ise yeni bir genç kuşağın göçü başladı Hollanda’ya. Bu son gelenlerin çoğunluğu ilk kuşağın orta seviyede eğitimli çocuklarından oluşuyordu. Hatta bir kısmı da üniversite eğitimlerini ya tamamlamış ya da yarıda bırakarak göç etmişlerdi. Bunlara 12 Eylül 1980 darbesiyle zorunlu göç eden eğitimli göçmenler de katılınca durum biraz daha değişti. Bu değişim her alanda her iki taraf için de olumlu bir değişimdi. Yalnız yerlilerle göçmenler arasında bağlantıyı sağlayan bu gruplar göç ettiği toplumu iyi tanımadığı için kendi kültürünü göç ettiği kültürdeki insanlara anlatmada yetersiz kalıyorlar, sanatı iki toplum arasında bir iletişim aracı olarak kullanma becerisini gösteremiyorlardı. Böyle olunca da tercih edilen tarafta sanatsal etkinliklerini sürdürme olanağı bulurken, diğer taraftan onları uzaklaştırıyordu. Yani ne yaparlarsa yapsınlar bir tarafın günah keçisi durumuna düşüyorlardı. Bu durum da onları yıldırıyor bazen sanattan da koparıyordu. İşte bu durum nedeniyledir ki, küçük çapta sanatsal faaliyetler varmış gözükse de şimdiye kadar sanatsal ilişkilerde başarılı olunamamıştır. Sanırım konuyu sanatsal faaliyetlerle açıklamaya çalışırsak durum daha da açıklığa kavuşacaktır:
-Tiyatro: Daha önce Türkiye’den Avrupa’da turneye gelen tiyatroları seyretme ile başlayan ilgi, daha sonra tiyatro gruplarının çağrılmasına dönüştü. Üçüncü aşama ise göçmenler arasında amatör grupların kurulmasıydı. Son aşama ise tiyatro eğitimi almak ve eğitim alanların yerli tiyatro gruplarıyla çalışmaya başlaması oldu. Bazı oyuncular ise kendi gruplarını kurarak tiyatro yaşamını sürdürmek istediler, fakat oynanan oyunların hemen hemen hepsi oryantalist bir yaklaşımla göçmen yaşamlarını işlediği için belli bir süre ilgi görmesine karşın, daha sonra her iki taraftan da ilgi görmemeye başladı. Tiyatro çalışmalarını sürdürmek isteyenler de Hollandalı gruplara katılarak sanatsal faaliyetlerini devam ettirdiler. Bu durum günümüzde de böyle olduğu için tiyatro alanında henüz istenilen başarı elde edilmiş değildir.
-Müzik alanında da durum hemen hemen tiyatrodaki gibi oldu ve Hollanda’daki göçmenler kendilerine özgü bir müzik anlayışı geliştiremediler. Hep Türkiye’de ünlenen müzisyenlerin dinleyicisi olarak kaldılar. Müzik eğitimi gören gençler de Hollandalı kurumlarla çalışmayı tercih ettikleri için bu alanda da istenen bir başarı elde edilemedi.
-80’li, 90’lı yıllarda tercih edilen sinema filmleri de tiyatro oyunları kadar ilgi görüyordu. Ama 2000’li yıllardan sonra bu tercih değişti. Eğlence amaçlı filmlerin yerini daha çok sanatsal filmler aldı. Çünkü seyirci profili Avrupa sinema pazarından daha kaliteli film istemeye başladı. Seyirci potansiyelini gören sinema pazarı da Türk sinemasına satınalabileceği daha kaliteli film yapmayı dayattı. Böylece daha kaliteli filmler Avrupa pazarına gelince doğal olarak göçmenlerin ilgisi de arttı. Bugün Hollanda sinema pazarında Türk filmlerinin gösterilmesinin başlıca nedeni de bu değişen seyirci profilidir. Fakat bu alanda da henüz yatırım yapılma düzeyine gelinmemiştir.
-Resim, heykel ve el sanatlarında ise bireysel çalışmalar ve çıkışlar haylı başarılı oldu. Bazı sanatçılar hem Hollanda kurumlarının kendilere sunduğu olanaklarla atölyelerini açtılar, hem de Hollandalı sanatçılarla karma sergiler açtılar. Birçoğunun heykelleri kent meydanlarına dikilirken, birçoğunun resimleri de müzelere alınmaktadır. Bu son gelişme giderek daha da güçlenmektedir ama göçmenlerin bu tür sanatlara ilgisi yok denecek kadar azdır.
-Edebiyat ise daha değişik bir seyirle erkenden Hollanda’daki göçmenlerin yaşamına girmeyi başardı. Çünkü okumak hangi boyutta olursa olsun bir yalnızlık paylaşımı olmuştu ilk günden itibaren Hollanda’ya göç edenlere. Böylesi bir ilginin varlığı ilk kuşaklar ve ilk zamanlar Hollandalılar tarafından fark edilmemiş olsa da, zamanla göçmenlerin bu ilgisini keşfeden Hollanda kütüphaneleri Türkçe kitap almak zorunluluğuyla karşı karşıya kaldılar. Dil öğretimine katkıda bulunması amacıyla başlatılan proje çalışmaları da bu duruma olumlu katkıda bulununca 1980’li yılların ikinci yarısında Türk edebiyatı Hollanda’da adeta altın çağını yaşadı, binlerce kitap Hollanda kütüphanelerindeki raflarda yerini aldı. Zaten 1937’de Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal adlı romanının,1938’de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanının, 1960’lı yıllarda Yaşar Kemal’in İnce Mehmet ve diğer romanlarının, 1967 yılında Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı eserinin çevrisiyle tanışıklığı olan Hollandalı okuyucunun da bu dönemde edebiyatımıza ilgisi arttı.
Bu dönemde çeviri kitapların sayısı yüzü bulurken, 1990’lı yıllarda Hollanda’da yaşayan göçmenler arasından da yazan insanlar çıktı. Fakat yazar arkadaşlar da tiyatrocuların yaptığı hatayı yapıp, konularını oryantalist bir yaklaşımla işleyip belli bir edebi düzey de tutturamayınca edebiyatımıza olan ilgi azalmaya başladı. 1990’lı yıllarda azalan ilgi nedeniyle birçok kütüphane Türkçe kitap bölümlerini kapadı. 2000’li yıllarda bu durum biraz da olsa iyiye doğru gitse de o başlangıçtaki ilgi düzeyine ulaşmak çok zor görünüyor. Çünkü göçmenlerin okuyucu profili de değişti ve üçüncü, dördüncü kuşak okuyucuların çoğu eğitim dili olan Hollandaca kitapları tercih ediyorlar.

Den Haag, 16.6.2021, Murat Tuncel

Kaynaklar:

-Uluslararası Göç Üzerine Doktora ve Yüksek Lisans Tezleri: (TR)
-Berlin Sosyal Araştırmalar Bilim Merkezi’nin (WZB) .
-Een Verboden Leven: Gecekondu (Gecekondular),
-Amsterdam Vrije Üniversitesi, 1993. Danışman: Prof. Dr. Jan Van Der Linden.
-Yrd. Doç. Dr. Kadir Canatan araştırma tezleri
-Rotterdam Büyük Şehir Belediyesi Araştırma ve İstatistik Kurumu (COS), 2000-2003,
-Hollanda Yaşlı Göçmenler Sendikası, Amsterdam/Rotterdam, 1996-1997.
-Veyis Güngör : Bizimkilerin Pedegojisi; Göç , kültür, kimlik ve Hollandalı Türkler
-Een haard van verzet-Direniş Odağı (Prof. Johan Soenen).
-Ömer Ilık(Gazeteci) söyleşi ve araştırma metinleri.
-HTİB araştırma ve raporları.
Bilgi alınabilecek linkler:http://www.wzb.eu/zkd/aki/members.de.htm, http://www.goethe.de/ges/pok/prj/mig/kls/trindex.htm, http://goc.bilgi.edu.tr/

Devamını Oku

Murat Tuncel’in kaleminden “ŞAİR ŞİİRİNDEN DOĞAR”

Murat Tuncel’in kaleminden “ŞAİR ŞİİRİNDEN DOĞAR”
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bana göre yazın türleri içinde en şanslı tür şiirdir. Belkide şiir üzerine söz söylemeyen de, söylenmedik söz de kalmamıştır. Çünkü çekim alanı çok cazip olan şiirin üreticisi şairler de, okuyanlar da, eleştirmen ve araştırmacılar da bu tür üzerine görüşlerini ya yazarak,  ya da söyleyerek dile getirmişlerdir.  Belki benim şu anda yazdıklarımın bir kısmının da  bir başka zamanda, bir başkası tarafından yazılmış veya söylenmiş olabileceğini düşünüyor  ve bunu doğal karşılıyorum.

Inanna Engels on kapak

Çünkü biliyorum ki şiir ve  “şiirsel söylem” üzerine bir şeyler söyleyebilmek her yazın insanının içinde yatan bir aslandır. Bu son tümcemden “önüne gelen herkes şiir üzerine bir şeyler söyler” anlamı çıkarılmasın. Bunu söylemekle amacım şiir söz konusu olunca herkesin söyleyecek bir ya da birkaç sözü vardır belirlemesini dile getirmektir. Ama ne kadar söyleyeceğimiz sözümüz olsa da, ne kadar konu üzerine  bilgili olsak da bana göre şiir üzerine konuşmak ve yazmak sorumluluğu çok olan bir iştir. Ben de  bu sorumluluğun bilinciyle bu yazımda başkalarının ne söylediklerini bir yana bırakıp öncelikle benim için şiir nedir, şiiri okurken aldığım tad ya da tatsızlığın nedenleri nelerdir üzerine düşüncelerimi dile getireceğim.

Benim için şiir; yoğunlaştırılmış ve ustaca dizilmiş sözcük cümbüşüdür. Bu tanımlama tümcemi yine bu tümce içindeki deyimlerle anlatacak olursak, ilk olarak şiiri ‘yoğunlaştırılmış sözcük’ olarak ele almalıyız. Yani sözcüklere yüklenen anlamların zenginliğini düşünmek gerek öncelikle. Şiirde kullanılan sözcükler çoğu başkalarının da kullanabileceği ve herkesin bilebileceği sözcüklerdir, aslında yazılışında da bir fark yoktur ama şair tarafından üzerine yüklenen anlam yükünün hacmi küçültülmüş ve yoğunluğu artırılmış olduğu için anlam ağırlığı gerçek anlamının çok üstüne çıkarılmıştır.

Thracian Sun Kapak

İşte bu yoğunluktur ki, her okuyucuya ayrı bir duygu tadı verebilmektedir. ‘Ustaca dizilmiş sözcük’ tamlaması olarak ele aldığımızda da, şiirin bir başka özelliğine işaret edilmektedir. O da bir sözcük ustası olan şairin yeteneğinin söze hakim olması, sözü başkalarından başka bir biçimde ve başka bir ahenkle dizelerine yerleştirmesidir. Bence sözcüklere şiirsel yoğunluğun yüklendiği yer de işte burasıdır. Yani her sözcüğün dizedeki yerini çok iyi belirlemektir şiire ve şiir dizelerine duygu yoğunluğu kazandıran. Burada düşüncelerimi destekleyen kısa bir alıntıya yervermek istiyorum.  “Ve bir söz ki, halk onu nesirde söylemeyi bile çirkin görür, sen onu nazımda söyleme. Çünkü nesir tebaa gibidir, nazım ise padişahtır; bir nesne ki tebaaya yaramıyorsa, padişaha nasıl yarasın…” * Bu göndermede de olduğu gibi kısacası, şair her sözü şiire koyamaz, dizesine koyacağı sözcükleri iyi seçmek, hem de dizelerde yerli yerine koymak zorundadır. Ya da herkesin söylediği sözcükleri daha yoğun bir anlamla donatarak dizelerine taşımalıdır. Tanımlama tümcesindeki üçüncü tamlama ise şiir “sözcük cümbüşüdür.” tamlamasıdır. Cümbüş tek başına söylendiğinde insanı kendi rengine çeken ve olmadık zevklere doğru yolculuğa çıkaran bir çağrışıma sahiptir. Ama sözcükle çümbüş yanyana gelince sözcüğe yeni fanteziler yükler. Sözcüğü insanın düşüncelerinden çıkarıp kalbine çarpar. Kalp o çarpıntıyla sarsıldığında beyindeki düşünceler de çeşitli yönlerde derinleşir. O derinleşmeyle de düşüncelerimizin kuytularındaki gizli tadlar hazlarımıza karışır, içimizde bize özgü uçurumlar yaratır. Bence şairin şiire yüklediği görev de budur zaten: Yani şairin marifeti şiir okuyucusunu kendi uçurumuna düşürebilmektir.

Ucuncu Olum Engels

Yukarıda da belirttiğim gibi şiir konusunda söyleyebileceğimiz hem çok şey var, hem de az. Bence şiir konusunda az söz söyleyerek anımsatmalar yapmak daha doğrusudur. Zaten “şiir azla çoğu söyleyen”  bir edebiyat türüdür. Hal böyle olunca herhalde kendi hakkında da fazla söz  söylenmesini istemez şiir!

 

Ben de şiirin bu özelliğini bilen birisi olarak sözü daha fazla uzatmak, şiiri küstürmek istemiyorum. Çünkü şiir, şairin bereketli pınarıdır. İnce ince akışıyla okuyucusunun yaşama ırmağını besleyen bir pınar. O pınarın suyunun duruluğuna benzer şiirin yoğunluğu. İşte o yoğunluktur şiir okuyucusunun duygularını etkileyen ve duygulaşımları ile etkileşimleri arasındaki iletişimi sağlayan.

Şiir üzerine yukarıda yazdıklarımı desteklemesi ve şiirdeki yoğun yaratıcılığı öz bir şekilde anlatması için de Fransız şair Valéry’nin “Şair, şiirinden doğar” tümcesini hatırlatmak isterim. Ayrıca da  bu yazımı yine Kabusname’den birkaç cümlelik bir alıntıyla bitirmek en doğrusu diye düşünüyorum.

Keykâvus bir nevi adab ve erkân üzerine yazdığı Kabusname’sinde bir babanın oğluna bazı öğütlerde bulunuşunu dile getirmiştir. Ama bunlar öyle sıradan öğüt olmadığı gibi hayatın her alanına da dokunan öğütlerdir. İşte o öğütlerden birinde yaşlı baba oğluna “Ey oğul şair olmak şiir söylemek istersen, güzellemede, taşlamada Tanrı’nın birliğini anlatan şiirlerde veya ağıtta her söylediğin sözü yerli yerince söyle ki, sözün tertipli olsun, yersiz söyleyip de söze zulüm etme. **der. Biz de söze zulüm etmeden yazımızı burada bitirelim.

 

*(Kabusname –Keykâvus/ Çeviri: Mercimek Ahmet).

**(Kabusname –Keykâvus/ Çeviri: Mercimek Ahmet).

 

NOT:  Bu ilk belirlemeden sonra şiir konusunu  birkaç yazımızda işleyeceğiz.

Devamını Oku