Ayrımcılık ve Biz

Nuray Özçelik
Nuray Özçelik
  • 02.05.2017

Ayrımcılık kelimesi son zamanlarda politik gündem nedeniyle çok sık duyduğumuz bir kelime. Özellikle ‘azınlıklara karşı ayrımcılık’ gazetelerde ve televizyonda sık sık karşımıza çıkıyor. Peki ayrımcılık yalnızca azınlıklara mı karşı? Hayatımızın başka alanlarında da ayrımcılıkla karşılaşıyor muyuz?

Ayrımcılığın sebepleri nelerdir?

Ne demek bu ayrımcılık?

Ayrımcılık her hangi bir kişiyi veya grubu bazı özellikler (örneğin, ırk, dil, din, yaş, cinsiyet, etnik köken, sosyo ekonomik durum, bedensel ya da ruhsal engel) gerekçe gösterilerek düşmanca bir muameleye tabi tutmaktır. Bu düşmanca tavır kişiyi veya grubu ötekileştirmek ve en doğal insan haklarını red etmektir. Tarihe bakarsak ayrımcılığın en bariz ve uçlarda örneklerinden biri Yahudilere Naziler tarafından yapılan soykırımdır. Yakın geçmişe bakarsak, geçenlerde Avrupa Birliği Parlamentosu’ndaki Polonya temsilcisi, mecliste yaptığı konuşmasında kadınların erkeklerden daha az kazanması gerektiğini, çünkü onların erkeklerden daha güçsüz ve daha aptal olduklarını söyleyerek cinsiyete bağlı bariz bir ayrımcılık örneği göstermiştir.

Genellikle ‘ayrımcılık’ dediğimizde aklımıza kişiye veya gruba direkt olarak yapılan gözle gördüğümüz düşmanca tavırlar gelir. Örneğin, bir kişiyi etnik kökeni öne sürülerek işe almamak gibi. Gözle gördüğümüz ayrımcılığın yanında direkt olmayan, psikolojik ayrımcılık da vardır. Mesela iş görüşmesine giden bir kişiyle diğer adaylar önünde azarlar tarzda daha yüksek sesle konuşmak, onunla konuşurken göz kontağından kaçınmak psikolojik ayrımcılığa örnektirler. Psikolojik ayrımcılık belli belirsiz olduğundan direkt ayrımcılığa kıyasla daha zor kanıtlanabilir, ama her iki tür ayrımcılıkta da kişi, belli bir gruba mensup olduğu için ayrımcılığı yapan kişi tarafından haksızlığa uğramıştır ve kendini daha değersiz hisseder.

Ayrımcılık hayatımızın çoğu zaman farkında olmadığımız bir parçasıdır. Mesela otobüste giderken ayakta oturan gençlerin ayakta duran yaşlı bir kadına yer vermemesi dikkatimizi çekmez veya şişman insanların bedenleriyle ilgili yapılan şakalara biz de güler geçeriz. Bunlar ‘normal’ karşılanır çoğu zaman. Gündelik hayatta ayrımcılığı bu şekilde normalleştirsek de ayrımcılığa uğrayan kişinin hissettiği değersizlik, aşağılanma ve haksızlığa uğrama duyguları silinmez. Ne yazık ki ayrımcılığın normalleşmesi bunun toplum içinde devam edeceğini ve buna maruz kalan kişilerin bahsettiğimiz aşağılanma duygusunu hissetmeye devam edeceklerini gösterir. Bu, zamanla bir kısır döngüye dönüşür. Araştırmalar  sürekli ayrımcılığa maruz kalmış kişilerde depresyon, kaygı gibi psikolojik hastalıkların daha sık görülme riskinin olduğunu göstermektedir. Çoğu zaman kurbanlar, yaşadıkları psikolojik acıyı sonlandırmak için hayatlarına son vermeyi bir çıkış olarak görebilmektedirler.

Birine bazı özellikleri yüzünden farklı davranılmasına nasıl göz yumabiliriz?  Araştırmalar bu sorunun cevabının kurbanla ilgili önyargılar olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, ‘gerçek’ olarak kabul edilen ‘önyargılar’ ayrımcılığın normalleşmesinin altında yatan nedendir. Buna göre azınlıkların çoğunluklardan daha az medeni, daha eğitimsiz, daha aptal veya tembel oldukları inanışlarının gerçek olarak kabul edilmesi onlara yönelik direkt ve psikolojik ayrımcılıkları haklı çıkaracak ve bunların normalleşmesine sebep olacaktır. Ayrımcılığın yol açtığı, daha önce bahsettiğim psikolojik tahribatların yanında bunların toplumsal boyutta sonuçları da vardır. Sürekli yaşanılan ayrımcılık ve ötekileştirilme kurbanların çoğunluktan ayrılarak gruplaşmasını (marjinalleşmesine) ve suç işlemesini teşvik eder. Özellikle genç azınlıklarda görülen çeteleşme ve suç işleme ‘çoğunluk tarafından aşağılanmış olmaya karşı verilen psiko-sosyal bir tepki’dir.

Ayrımcılığın bahsettiğim psikolojik ve toplumsal boyuttaki etkileriyle başa çıkmanın en etkili yolu yaşanılan topluma katılarak onun bir parçası olmaktır. Örneğin, 2013-2014 yıllarında kendi yürüttüğüm bir araştırmada Hollanda’da yaşayan 200 kişiden oluşan bir örneklemde, Hollanda toplumuna katılımın gelecekle ilgili umutsuzluğu ve hayata son verme düşüncelerini direkt olarak azalttığını buldum. Başka bir deyişle toplumda sosyal hayatın bir parçası olmak, kendi işlerini görebilecek kadar kendine yeterli olmak, hobilerinin olması ve çoğunluk yanında diğer azınlık gruplarla da iletişim içinde olmak ayrımcılığın kurbanı olma riskine karşı kişileri koruyor. Bu kişilerde hayata son vermeyi düşünme (yani intihar) riski de azalıyor.

Kendimizi zaman zaman ayrımcılığın kurbanı gibi hissedebiliriz veya biz de kendimizi başkalarını kurban yerine koyarken bulabiliriz. Unutmamalıyız ki ayrımcılığa karşı duruşumuzu biz kendimiz belirleriz. Ya sessizce köşemize çekilip bunun normalleşmesine seyirci kalabiliriz ya da yaşadığımız toplumun bir parçası olarak, aslında ayrımcılığın altında yatan önyargıların doğru olmadığını kanıtlayabiliriz.

Buyurun seçin; tercih sizin!..

 

Özlem Eylem

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ