Yeni ırkçılığın eylem biçimleri

Mahmut Erozturk
Mahmut Erozturk
  • 02.05.2017

Almanya’da Türklere yönelik ırkçı saldırılar düzenleyen iki katilin intihar etmesiyle ortaya çıkan gelişmeler resmi ve gayri-resmi gruplar ve konuya ilgi gösteren her ulustan kamuoyu tarafından merakla izleniyor. Bu olay ırkçılığın son durağının faşist saldırganlık olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Almanya’da  Türklere yönelik ırkçı saldırılar düzenleyen iki katilin intihar etmesiyle ortaya çıkan gelişmeler resmi ve gayri-resmi gruplar ve konuya ilgi gösteren her ulustan kamuoyu tarafından merakla izleniyor. Bu olay ırkçılığın son durağının faşist saldırganlık olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Türkler, cinayetleri işleyen canilerin açığa çıkmasıyla rahat bir nefes aldılar; ama büyük bir merakla, olayın açığa çıkmayan yönlerinin de  bir an önce aydınlatılmasını bekliyorlar. Cinayetler konusunda Alman istihbaratının ne kadar derinlere ineceği, ırkçı canilere destek verenlerin tamamının ortaya çıkarılıp tçıkarılmayacağı şimdilik bilinmiyor. Bu olayın basit bir ırkçı saldırı olmayıp, bizzat bir rejim ve sistem sorunu olduğunu düşünenler ırkçıların bütün destekçilerinin deşifre edilmesinden yanalar.

Almanya’da gerçekleştirilen bu ırkçı eylemin şoku atlatılamadan DAİŞ’in katliamlarından ve akabinde  Suriye’deki içsavaştan kaçan mültecilerin dramı sardı bütün Avrupa’yı. DAİŞ eylemlerini fırsat bilen Avrupalı ırkçılar İslam karşıtı bir dalga oluşturdular ve bütün Avrupa’da Müslümanları hedef alan bir saldırı başlatıldı. Batı Avrupa ülkelerinden birine iltica etmek için teknelere binenlerin kııyılara vuran cesetleri (Aylan Kurdî’nin hafızalara kazınan görüntüsü) ve Avrupa kapısına yığılan göçmenler ilk anda insanî duyguların kabarmasına yol açtıysa da, sonrasında göçmen karşıtı korkunç bir harekat başlatıldı. Buna DAİŞ’çi İslam ve Müslüman düşmanı ilkel sapıkların bir iki Avrupa ülkesinde gerçekleştirdikleri terör eylemleri de eklenince ‘İslamafobi’ adı verilen İslam karşıtlığı hemen hemen her Avrupa ülkesinde gerek resmî otoritelerin gerekse sıradan insanların en basit davranış biçimi hâline geldi.

Her ırkçı eylem örgütlü bir suçtur

Almanya’da Türkleri teker teker katleden caniler birden bire ortaya çıkmadılar. Olay “Türkleri bu ülkede

istemiyoruz; o yüzden onlar üzerinde korku salmaya, bunun için de tek yakaladığımız Türkleri öldürmeye karar verdik.”  diyen birkaç kişinin eylemi değildir. Başta ırkçı parti NPD olmak üzere yabancı ve özellikle de Türk düşmanlığı aşılayan bütün gruplar eylemin bir parçasıdırlar. Bu kadar geniş bir kitle yargılanmaya dahil edilecek midir ve işlenen suçtan sorumlu tutulacaklar mıdır? Elbette hayır. Batı’daki burjuva demokrasileri gerçek demokrasiden fersah be fersah uzaktır. Ama bu durum bizim gerçek demokrasilere ulaşma özlemimizi, bu bir ütopya bile olsa, asla yok etmemelidir.

Kısacası; ister Türkleri hedef alsın ister bir başka topluluğu, ırkçılık birden bire ortaya çıkan bir uygulama değil, geçmişi tarihin derinliklerinde olan köklü bir örgütlenmedir. Örgütlenmedir, çünkü sosyolojik açıdan hiçbir ırkçı davranış, bu davranış tek bir kişi tarafından da işlense, bireysel bir hareket olarak görülmez. (Alman faşizmi Adolf Hitler adlı bir kaçığın değil, onun peşine takılan Alman ulusunun eseridir. Bu konuda ”Yok efendim ırkçı saldırılardan Almanlar değil, Naziler sorumludur” demek  faşizan  ırkçılığı desteklemek anlamına gelir. Aynı durum İtalyan faşizmi ve Mussolini için de geçerlidir.) Burada kişinin bir ırkçı örgütlenmeyle bağlantısı olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Kişiyi ırkçı eyleme götüren bir siyasal-kültürel altyapı, kişinin eylemi öncesinde toplumda zaten mevcuttur ve bu altyapı üzerine inşa edilmiş bir eylem söz konusudur. Bu bağlamda bütün ırkçı eylemleri örgütlü eylemler olarak değerlendirmek zorunludur.

Genel çerçevesini bu şekilde özetleyebileceğimiz ve yukarıda da vurguladığımız Batı Avrupa ırkçılığı elbette köklü bir altyapıya, derin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel temellere sahip.

Klasik ırkçı uygulamalar

İlkel komünal topluluklar arası çatışmalarda başka bir klana esir düşen insan, bedenini ve emeğini ölene kadar sunmak zorunda olan bir kişiydi. Köleci toplumda ise kölelerin topluca hizmete sunulmaları, işe koşulmaları, topluca alınıp satılması mümkün oldu. Feodal toplumlarda köle kullanımının yasalarla denetim altına alınması çağdaş ırkçılığın da altyapısını hazırladı. Feodal toplumda önceki iki yapıya göre değişen tek şey ırkçılığın artık yasalarla düzenlenmesidir. Bu temel üzerinde yükselen ve meşrulaştırılan ırkçılık Afrika topraklarında yakalanarak Amerika’ya ve Avrupa’ya getirilen zencilerin insandan daha aşağı bir tabakaya mensup oldukları düşüncesini de  yaymaya başladı. Aylarca süren bir yolculuktan sonra Amerika topraklarına ulaşabiliyordu köleleri getiren gemiler. Bu gemiler ufukta görünür görünmez rüzgar ilkin gemiden yayılan kokuyu ulaştırıyordu sahilde bekleyenlere. Zencilerin çok pis koktukları düşüncesi bize o günlerin armağanıdır. Bir geminin ambarında günlerce, bazen birkaç ay, bütün ihtiyacını bulunduğu yerde yapmak zorunda olan, yıkanmayan arınmayan zavallı kölenin ne durumda olduğu hiç kimseyi ilgilendirmedi, ama zencilerin çok pis koktukları önyargısı çok çabuk yayıldı etrafa. Bütün Ortaçağ boyunca en çok gelir getiren işlerden oldu köle ticareti. Özellikle İspanyol ve Portekizli gemiciler, çok az da olsa Hollandalı, İngiliz gemiciler tarafından 1620’den 1770’e değin 150 yıl içerisinde 250 000 zenci ve bir o kadar da hasta ve geçmişi bozuk beyaz taşınmıştır Amerika’ya. Zencilerin Amerikan toprağına ayak basar basmaz, pazarda satılan hayvanlar gibi işleme tabi tutuldukları, kızgın demirle dağlandıkları kaynaklarda yer alır. Burada  esas acı olan bu kölelerin Güçlü Beyaz Efendi’nin yaptığı her işin en iyi iş olduğuna kendilerini inandırmalarıdır. Onlarla ilgili öyle kararlar çıkarılmıştır ki şehirlerde, bunları aklı başında her okur tahmin edebilir. XIX. Yüzyılın ilk yarısında bu karaların okuyup yazmaları, bir Beyaz’ın gözetimi olmaksızın üç ya da daha çok zencinin bir araya gelmesi büyük suçtur. Dahası var; hizmet verdiği konuttan 13 km uzakta bulunan her köleye ‘kaçak’ gözüyle bakılır ve böyleleri hemen işkenceye alınırlarmış. Bir köle Güçlü Beyaz Efendi’ye şapkasını çıkarmayı unuttu mu, hemen kırbaçlanırmış. Zenci kadınların ise, sadece efendileri tarafından değil, onların konukları tarafından da bir zevk aracı olarak kullanılmaları en olağan işlerden bir tanesiymiş. Din zenciler için bir kurtarıcı olamaz mı? Zencilerin Hristiyan olmaları, onların ‘kafir’ olarak anılmalarının önüne geçer; ama bu kez ırk ayrımı daha keskin bir biçimde gündeme gelir. James Whitfield (1830-1870) şöyle yazacaktır 1860 başlarında: Özgürlüğüyle övülmüş ülke/ Ey Amerika sana doğru/ Sana doğru fırlatıyorum bu şarkımı/ Sen ey kan, cinayet ve adaletsizlik ülkesi/ Kalkıp uçtu bunca köle satıcısı/ Karaları memleketlerinden koparmaya gitti 1 Ocak 1863’te Abraham Lincoln’ün tüm zencilere özgürlüklerini bağışlaması tarihi bir başarıdır; ama özgür zenci hiç kuşkusuz ‘özgür insan’ değildir. O dönemde mahkeme evraklarında geçen “Barbar bir memleketten getirilmiş kölelerin çocukları tam anlamıyla yurttaş değildir.” sözü zencilerin durumlarını tam olarak ortaya koyan önemli bir belgedir. İlk kez İç Savaş sonunda (1867-1870) yüzünü gösteren Ku Klux Klan etrafında örgütlenen ırkçıların zencilerden sonra Yahudilere, komünistlere, dinsizlere, eşcinsellere ve katoliklere açtıkları savaş cephenin genişliği hakkında da fikir vermektedir. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin sunduğu özgürlük ortamına karşın, örneğin 1948 Mart’ında gösteri ve tehditle yüzlerce zenciyi seçim sandıklarına yaklaştırmamaları ırkçıların demokrasi için ne denli büyük bir tehlike olduklarının da kanıtıdır. Siyahları örgütleme arzusunda olan önderler tehlikenin nerede yattığının bilincindedirler.  Elijah Muhammmed şöyle seslenencektir: “Kendi aramızda bir birlik oluşturacağımıza kendi kendimizi aşağılıyoruz.” Bu aslında ırkçılığa maruz kalan bütün insanların ortak bilincidir.

Beyaz ırkçılığına tepki olarak Black Power çıkar ortaya ve Karaların güçlü, yakışıklı, zeki ve yetenekli olduklarını bağırırlar. Martin Luther King, Malcolm X gibi öncülerin kılavuzluğunda ırkçılığa karşı verilen mücadele Avrupa’yı da etkiler. Ne ki, 19. Yüzyılın sonuna kadar Amerikan patentli beyaz ırkçılığı taklit eden  Avrupa, 20. yüzyılda gelişen ekonomiler yüzünden yoğun bir işgücü gereksinimi duyduğu için ırkçılıkla uğraşacak durumda değildir. Paranın, dolayısıyla ülkeler arası ticaretin değerini bilen tek tek her Batı Avrupa ülkesi, bırakalım ırkçılık yapmayı, yasalarla ırkçılığın önüne geçmekte, bu konuda da ‘en demokrat, insan haklarına en saygılı ülke’ olma öncülüğünü başka ülkelere bırakmama arzusundadır. Bu yüzden fiili ırkçılık yabancıların yerleşikliğe geçmelerini, sık sık kendisini çok güçlü bir biçimde hissettiren ekonomik krizleri ve özellikle 1980 sonrası yükselişe geçen mülteci akınını beklemek zorundadır.

Klasik ırkçı kuramlar

Avrupa rkçılığı kendini uygulamada pek fazla hissettirmese de kuram boyutunda Amerika’nın önünü açmıştır. Kont Gobineau’nun ve Chemberlain’in Beyaz Irk’ın üstünlüğünü ileri süren ırkçı kuramları Ari ırk safsatasını öne çıkarmış; en üstün ırkın Ari ırk olduğunu ileri süren ırkçılar, hızlarını alamayarak, Arileri de sınıflara ayırmışlar, Ariler içinde Germenlerin, Germenler içinde de Almanların en üstün ırk olduklarını sözde bilimsel çalışmalarla desteklemeye çalışmışlardır.(Bu bağlamda, Batılılara yaranmak, onların desteğini almak için “Biz de sizinle aynı ırktanız, biz de Ariyiz” diyen ve Ari ırk kuramına sarılarak ırkçılık yapan Afganların, Kürtlerin, Belucilerin Ari ırk içindeki bu kastlaşma karşısında nasıl bir hayal kırıklığı yaşadıklarını anlamamak mümkün mü?) Bu düşüncelerin sonunda Mussolini, Hitler gibi liderlerin, Gobbels gibi kasapların ortaya çıkmasına da şaşmamak gerekir. Klasik ırkçı kuramların başka kuramlarla desteklenmesi Batı’da atölye çalışmalarının sonucudur. Örneğin Avrupamerkezci görüş (Eurocentrisme; dünyanın dört bir yanında üretilen bilgiyi, ortaya koyulan katkıyı görmezden gelerek bilim, teknoloji ve demokrasi adına ne üretilmişse hepsine bir Avrupa damgası vurmak) ırkçı fabrikanın yan mamülüdür.

Avrupa Birliği ve ırkçı saldırılarda tırmanış

Avrupa’da birlik oluşmadan, yani Batı Avrupa ülkeleri tek başlarına varlıklarını sürdürürlerken her ülke ırkçı yaklaşımları bir diğerinin sergilemesini, kendi adını da temiz tutmayı arzulardı. 2. Dünya Savaşı karnesi zayıf olduğundan ve ‘soykırım işlemiş bir halk’  damgası yediklerinden Almanlar, bütün dünyada demokrasinin öncülüğünü kendilerinin yaptıklarını düşündüklerinden İngilizler  ve tarih boyunca zulme uğramışların sığındığı ülke olduğunu herkese duyurduklarından Hollandalılar ırkçılığa müsamaha göstermeme konusunda oldukça hassastılar. Bunların yanına ülke olarak Fransa’yı, İtalya’yı katmak da mümkün. Ne zaman ki sınırlar ortadan kalktı ve Brüksel devreye girdi, işte o zaman resmi ve gayrıresmi ırkçılara gün doğdu. Demokrasi yanlıları, liberaller, solcular, çevreciler değil de ırkçılar çok güçlü bir ağ oluşturmayı başardılar Avrupa Birliği sınırları içerisinde. Bir ülkede devreye sokulan ırkçı bir uygulamanın hiç tereddütsüz hemen bir başka ülkede de hayata geçirilmesi olağan bir iş haline geldi. Başka ülkelerdeki antidemokratik gelişmeler karşısında aslan kesilen Batılı ülkeler kendi içlerinde birbirlerinin antidemokratik uygulamalarını, kararlarını görmezden geldiler. Bu konuda belge aramak isteniyorsa, yine kendilerince finanse edilen İnsan Hakları Örgütü, Uluslar arası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliği gibi örgütlerin raporlarına bir göz atmak yeterlidir.

Avrupa’da ya da bir başka yerde; nerede ortaya çıkarsa çıksın, ırkçılığın önce bir ‘ötekine düşmanlık’ ruhuyla başladığını, bunu hedef grubu ya da grupları ‘tehlike olarak algılama’nın izlediğini; bu karşı grup (etnik ya da dinsel azınlık ya da çoğunluk, fark etmez) bireylerini fert olarak ya da topluca dışlama, etiketleme, etkisiz hâle getirme sürecini, sahip olunan güç kapsamında, hedefi fiziksel olarak da ortadan kaldırma arzusunun izlediğini biliyoruz.

Yeni ırkçılığın eylem biçimleri

Yeni ırkçılık ya da adına ister çağdaş ırkçılık deyin ister Avrupa ırkçılığı (Diğer ülkelerdeki ırkçılıkların da elbette kendine özgü karakteri ve uygulamaları var. Gerikalmış ülke ırkçılıklarını bir başka yazıda ele alacağız.) geçmişin mirası üzerine kuruludur. Ama çağa uygun, sahte bir demokrasinin arkasına saklanmış; yasalarda değil de, daha çok uygulamada kendisini gösteren bir ırkçılıktır. Tartışma götürmez kabulü ‘Batılıların üstün olduğu inancı’dır. Klasik ırkçılıkta ırkçılık savunulurdu, yasalarla korunurdu. Yeni ırkçılıkta kanunla yasaklanır, ama gayriresmi yasalarla çok iyi korunur oldu. Klasik ırkçılığın kabulleri genlere sinmiştir; torunların tamamı üstün oldukları düşüncesi taşırlar. Batı Avrupa ülkelerinin hemen tamamında yerli halklardan bırakın açıktan ırkçılık yapanları, en demokrat, en hümanist, en sosyalist geçinenler bile Avrupalı’nın üstünlüğüne inanır. Birçoğunun yabancılara sevecen yaklaşımlarının altında onların nefretlerini kazanmama arzusu yatar. Aslında bunlar ırkçıların pisliklerini temizlemeye çalışan kişilerdir. Irkçılığa, ayrımcılığa uğrayan yabancının, kendisine sıcak yaklaşan bu yerliler yüzünden savunma refleksi kırılır, gardı çöker; çoğu kez dışlanmış, mutsuz yaşarken bu ‘sevecen yerliler’in yaklaşımları nedeniyle içinde yerli toplumun eşitlikçiliğine dair bir pırıltı belirir. Açıkça ifade edemese de, ırkçıların ‘genelleştirme hastalığı’nı ‘ırkçılığı genelleştirme’ olarak sürdürmemesi gerektiğini düşünür. Hatta bazıları bu ‘sevecen yerliler’den şunları duyarlar: “Ama sen diğer Araplara, Müslümanlara, Yahudilere, Türklere, Antilyanlara, Sürinamlara  benzemiyorsun. Sen bizdensin.” Irkçı uygulamalar karşısında posası çıkmış, kimlik ve güven erozyonuna uğramış yabancı, bu sahte geçici kimliği gururla benimser; ta ki kendisi bir ırkçı muameleye maruz kalana kadar. En çok da kurumlarda kuruluşlarda halkla ilişkilerin vitrinlerine yerleştirilenler bu gruptandırlar ve ‘kraldan çok kralcı’dırlar; Alman’a, Fransız’a, Hollandalı’ya gerek kalmaz, yabancılara kök söktürürler ve bir ‘aferin’i hak ederler. Yukarıdaki temel üzerine inşa edilen ırkçı ayrımcı pratikten örnekler sunmak gerekirse şunlar gösterilebilir:

• Toplumsal yaşam içerisinde insanları ‘biz ve onlar’, sonra da ‘Avrupalı olan ve Avrupalı olmayan azınlıklar’ biçiminde sınıflamaya tabi tutmak suretiyle yabancı düşmanlığının önünü açmak. Bu basit bir tanımlama ya da sınıflama olmaktan çıkmış, doğrudan karşıt taraflar oluşturmaya, tarafları da birbirine karşı kışkırtmaya varan bir ayrımcılık haline gelmiştir.

• Başta ‘anadil derslerini yasaklamak’, böylece yabancıların kendi anadillerini çocuklarına öğretmelerinin önüne geçmek. Yerli halkın dilinin de yabancılar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığını, dil baskısının Demokles’in kılıcı gibi sallandırıldığını, herhangi bir ortamda istenmeyen kişinin “Senin dilin yeterli değil” denerek devre dışı bırakıldığını görmekteyiz.

• Sürekli biçimde yabancıların uyum sorunlarının olduğunu söylemek suretiyle onları yerli toplumun gözünde problemli insanlar, problem oluşturan insanlar olarak tanıtmak.

• Batılı yabancılarla, Batılı olmasa da zengin ülkelerden gelen yabancılarla kaynaşmaya çalışmak, kendilerinden küçük gördükleri, küçümsedikleri halkları da (zencileri, müslümanları, Antilyanları …) hiçleştirme ve silikleştirme siyaseti gütmek. (Kan bağına dayalı ırkçılıkları, küçük ve aşağı gördükleri halklarla kaynaşmayı doğru bulmuyor.)

Yabancıların geldikleri ülkeden insanlarla evlenmelerini engellemek. Karma evlilikleri ve  boşanmaları teşvik etmek.

• Yabancıların işledikleri küçük suçları genelleştirerek, abartarak kitlelere duyurmak suretiyle yabancı düşmanlığını körüklemek; buna karşılık yerli toplumdan insanların işledikleri suçları örtbas etmek. Fransa’da olsun Hollanda’da olsun, azınlık gruplardan gençlerin işledikleri küçük çaplı suçları medya eliyle abartarak duyuran yetkililer, yerli halktan insanların işledikleri büyük dolandırıcılık suçlarını, cinsel içerikli suçları (insest, pedofillerin özellikle Asya ülkelerinde işledikleri suçlar) gizleme yoluna gidiyorlar.

• Töre cinayeti, aile içi şiddet gibi temalar üzerinden yabancılara yüklenmek; yerli toplumun benzeri ya da daha ağır suçlardaki karnesine (sarhoş yerli erkeklerin uyguladıkları aile içi şiddet ve ensest vb.) hiç dikkat çekmemek. Birkaç küçük örnekten yola çıkarak burada da yabancıları problemli göstermek.

• Kimlikli, kişilikli, Hollanda’da sağlıklı bir uyumdan ve gerçek bir demokrasiden yana yabancıları devre dışı bırakmak; kullanabilecekleri insanları kurumlarda kuruluşlarda tutmaya çalışmak.

• Yabancıların gerçekleştirdikleri güzel çalışmaları, onların ülkeye sosyal, ekonomik, kültürel katkılarını görmezden gelerek, onların içinden bir avuç insanın sergilediği olumsuzlukları bütün bir gruba genelleştirerek vermek de ırkçı uygulama örneklerinden.

• Yabancılarla ilgili meselelerde  hemen genelleştirmeye girişmek, etiketlemeye başvurmak; yerli toplumu da, yabancı grupları da homojen gruplarmış gibi göstererek yabancı düşmanlığını körüklemek. Bu arada, yaşadığı ülkedeki toplumsal hayata katılımda başarı sağlamış kişilerin emeklerini ve saygınlıklarını zedelemek de işin cabası. Dedik ya; kötü örneklere gereksinimleri var ırkçıların, iyilere değil.

• Yerli toplumla yabancılar arasındaki bir sürü benzeşen (olumlu) durumu bir tarafa bırakıp, az sayıdaki benzeşmeyenler üzerinden ülkede yerli-yabancı ayrımı yaparak gerilim ortamı oluşturmak da ırkçıların yöntemlerinden bir tanesi.

• İşe alımlarda yapılan ayrımcılığı görmezden gelerek, yabancıların dışlanmalarının esas nedenlerini onların yetersiz dil düzeyleri ve çalışma yaşamına ayak uyduramamaları olarak açıklamak da ırkçıların ekmeğine yağ sürmek demektir. Batı Avrupa ülkelerinde doğmuş, anadilleri buralardaki yerli diller olan ve tamamen Hollanda mentalitesine göre davranan, işin gerektirdiği her niteliğe sahip olduğu halde, sırf yabancı olduğu için elenen o kadar çok insan var ki Batı Avrupa ülkelerinde. Hollanda özeline bakacak olursak, bu ayrımcılığı Hollanda’da resmi kurumlar ve politikacılar  çok sık dile getiriyorlar. Kısacası; yabancıların uğradıkları haksızlığın faturasını yine yabancılara çıkarmak da ırkçıların  ve bilerek ya da bilmeden onlara hizmet eden ayrımcıların davranış biçimlerinden bir tanesi. (Bu bağlamda Sayın Rita Verdonk’un  10 Kasım 2011’de Spits’te yer alan ve çok ses getiren ‘Beter je best doen!’ başlıklı yazısı da faturayı tamamen yabancılara çıkaran, iş yaşamındaki ayrımcılığı görmezden gelen ve böylece ırkçıların tezlerini güçlendiren bir yazıydı.)

• Bir başka ırkçı yaklaşım örneği de yabancıların içinden kopup geldikleri ülkeye karşı düşmanca bir yaklaşım içerisinde bulunmak, onların ülkeleriyle bağlantılarını yok etmek için her yola başvurmak. Bu bağlamda, okurlarımız Türkler olduğu için Türklere yönelik ırkçı uygulamalardan bir tanesini  örnek olarak vermek yararlı olur: Türklere sözde Ermeni soykırımı iddialarını kabulü dayatmak. Fransa Parlementosu bu iddiayı inkarı suç sayan bir tasarıyı onaylayarak düşünce özgürlüğünün neresinde olduğunu  Fransız Devrimi’nden 223 yıl sonra göstermek arzusunda. Hollanda’da bu iddiayı benimsemeyen milletvekili adaylarının partilerinden nasıl atıldıklarını hepimiz biliyoruz. Bu tür davranışlarla, yukarıda zikredilen zor kullanarak zencileri seçim sandıklarına yaklaştırmayan anlayış arasında ne fark var acaba?

• Yeni ırkçılığın en trajikomik uygulamalarından bir tanesi de ırkçıların ırkçı – faşist partilerde değil de, daha çok, sosyalist olduğunu iddia eden partiler içerisinde yuvalanmaları. Yeni ırkçılıkta ırkçılığı sağcı deşifre olmuş partilerden insanlar değil, sosyalist partilere girmiş ‘sosyalist maskeli faşistler’ yapıyorlar. Avrupalı sosyalistlerin nereden nereye geldiklerini görüyor musunuz? (Andrè Gorz ‘Elveda Proleterya’ adlı o güzel kitabında Marx’ın yanılgılarını sıralarken iki konuya vurgu yapıyordu. Birincisi kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği, bunun da sosyalizme yol açacağı yanılgısıydı. Tam tersi oldu; sosyalizm gelişmiş Batılı kapitalist ülkelerde değil de Rusya, Çin, Küba gibi ülkelerde gerçekleşti. İkincisi de, Gorz, Marx’ın düşüncelerinin tersine, Batı Avrupa ülkelerinde sosyalist iktidarların hayal olduğunu, çünkü Batılı insan tipinin, hatta Batılı proleteryanın ‘Batı tipi kapitalist birey haline geldiğini’ savladı. Haklı; bu insan tipinden evrensel paylaşımcı, insanların eşitliğine inanan, özel mülkiyeti reddeden bir tavır geliştirmesini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Böyle olunca Batılı ırkçıların sosyalist geçinen partilerde yuvalanmalarına şaşmamak gerekir. Hitler de bir sosyalistti, ama nasyonal-sosyalist.)

Irkçılar çok renkliliğe inanmayan, tekçi unsurlar.

Onları tanıyoruz. Ama ne yazık ki, son yıllarda Batı Avrupa ülkelerinde geçmişte ırkçılığa karşı duran kişilerin de bazen ırkçılarla aynı zemine düştüklerini görüyoruz. ‘Çokkültürlü toplum anlayışı’nın çöktüğünü, yabancıların yerli kültürün değerlerini benimsemek zorunda olduklarını ileri sürenler bunun her ülkede (Hollanda’da, Belçika’da, Almanya’da …) ne menem bir kültür olduğunu anlatamıyorlar. Bu bağlamda da aklımıza Maxime Verhagen’ın AD’de çıkan ve çokkültürlü toplum anlayışının çöktüğünü ileri süren ‘Multiculturele samenleving mislukt’ başlıklı yazısı geliyor. Sayın Verhagen, Amerika’da bütün yabancıların “ Ben Amerikalıyım” dediklerini, Hollanda’da bunun söz konusu olmadığını, bu yüzden de çokkültürlü toplum anlayışını terketmek gerektiğini ileri sürüyor. Zaten Hollanda’da şimdiki hükümet de bu anlayışı terketmiş durumda.

Medya, istihbarat örgütleri ve ırkçılık

Bütün dünyada ırkçıların en büyük destekçileri maalesef politikacılar, güvenlik güçleri ve medya kuruluşlarıdır. Medyanın algı operasyonlarında nasıl bir rol üstlendiğini neredeyse herkes biliyor. Medya yalnızca kitleleri hedef gruba karşı örgütlemekle kalmaz, aynı zamanda harekete de geçirir.

Bu konuyla, yani medyanın ırkçı uygulamalarda üstlendiği rol ile ilgili yüzlerce  kitap yazılmıştır (Bu konuda sadece Noam Chomsky’nin yazılarına bir göz atmak yeterince fikir verebilir. Özellikle de Körfez Savaşı sırasında Amerikan Medyası’nın takıındığı tavır ile ilgili yazıları önemlidir). Medya patronlarını ya da yazar çizerleri yönlendiren ise genellikle o ülkenin istihbarat servisidir. Öyle ki, Batı Avrupa ülkelerinde medya kuruluşları konu yabancılar, etnik ya da dinsel azınlıklar, mülteciler olduğunda  istihbarat örgütünün denetimi dışında neredeyse başlık bile atamazlar.Yukarıda sıralanan eylem biçimleri medya mensuplarıyla onların temas halinde oldukları istihbarat elemanları arasındaki ilişki dahilinde ustaca hayata geçirilir. Bu konuda istihbarat elemanları çok özel bir çaba harcamak zorunda da değildirler. En sağcısından en solcusuna kadar medya içinde (ve hatta her alanda) yabancılara, göçmenlere, etnik ya da dinsel azınlıklara karşı bir mevzileniş zaten mevcuttur.

Söz konusu yabancılar, etnik ya da dinsel azınlıklar, mülteciler falan olduğunda istihbarat birimleri doğal olarak devreye girer. Bir ülkenin kendi güvenliği ve geleceği açısından bu grupların tanınmasının, bu gruplarla ilgili bir veri tabanının oluşturulmasının bir sakıncası yoktur. Yasaların elverdiği ölçüde istihbarat birimlerinin bilgi toplamaları da anlaşılabilir bir durumdur. Ama yasa dışı dinlemelerden tutun da algı operasyonları oluşturmak  ve kitleleri yönlendirmek amacıyla yapılan provokatif  eylemlere kadar yığınla faaliyet, özellikle de hedef kitleye ya da kitlelere karşı düşmanca tutum ırkçılık kokmaktadır ve maalesef hemen her ülkede istihbarat birimleri bu tür taktiklere başvurmaktadırlar. Bütçeleri sınırsız istihbarat birimlerinin en demokratik ülkede bile gerektiğinde hedef kişiyi ya da kişileri bir şekilde ortadan kaldırmaları işten bile değildir. Bu konuda istihbarat elemanlarının en büyük yardımcısı yine medyadır. Ortadan kaldırılan kişi için kılıfına uydurma işini medya harika yapar.

İşin en komik yanı da istihbarat birimlerinin, hedef grubun bireylerinin, faaliyetlerinin farkına varmadıklarını düşünmesidir.

İstihbarat birimleri ırkçı uygulamaları devreye sokarken en çok da gelişmiş teknolojiyi kullanırlar. Vergi dairesini devreye sokarak hedef kişiyi/kişileri  ya da grubu mâlî açıdan çökertmekle başlayan eylem planı, tehlikenin boyutuna göre, karanlık cinayetlere kadar uzanabilir. Medya bütün bu operasyonlarda istenildiği oranda işe karışır.

Irkçılığa uğrayanların ırkçılıkları

En traji-komik durumlardan bir tanesi de tarihin bir döneminde ayrımcılığa, ırkçılığa hatta ve hatta soykırıma maruz kalmış olan olan herhangi bir topluluğun, halkın fırsatını bulduğunda başka topluluklara, halklara karşı aynı insanlık suçlarını işlemesidir. Samarra’dan bu yana, 2500 yıldır dışlanan, horlanan, tehdit edilen; saldırılara, katliamlara ve soykırıma maruz kalan Yahudilerin durumu konumuza en iyi örnektir. Böylesine acı cekmiş bir milletin kendisine tâbi olan Filistinlilere karşı acımasız şiddeti ve İslamafobi’yi dünya ölçeğinde yaymak için sarf ettiği gizli ve açık çaba, özellikle de Yahudi medya patronlarının, sermaye ve siyaset çevrelerinin faaliyetleri göz önüne getirildiğinde artık söyleyecek söz de kalmıyor.

Aziz Nesin “Bulgaristan’daki Türkler, Türkiye’deki Kürtler” adlı kitabıyla bu konuyu çok güzel işlemişti. Bulgaristan’daki Türk azınlığa yapılan baskının aynısının Türkiye’de Kürtlere yapıldığını örnekleriyle ortaya koymuştu Aziz Nesin. Yıllarca Saddam’ın zulmü altında yaşayan Kürtlerin Amerikalılar sayesinde Irak’ta toprak ve güç sahibi olduklarında yüzlerce yıldır beraber yaşadıkları Türkmenlere, Araplara ve diğer halklara karşı nasıl bir milliyetçi, ırkçı tavır takındıklarını ve bunu şiddete dönüştürdüklerini de gördük.

İşin özeti şu: Yabancı düşmanlığı, herhangi bir dinsel ya da etnik topluluğu hedef alan ayrımcılık ve ırkçılık insanlığa karşı işlenmiş suçlardandır. Bu suçların azı da çoğu da, hafifi de şiddetlisi de suçtur. 

Bütün dünyada eşitliği kardeşliği esas almalıdır. İnsanların etnik ya da dinsel düşüncelerinden, fiziksel görünümlerinden dolayı farklı muameleye maruz kalmadıkları ınıfsız sömürüsüz bir dünya için çaba harcamalıdır.

Ne ezen olmalıdır bu dünyada ne de ezilen!..

Erol Sanburkan

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ